30 Haziran 2010 Çarşamba

Yazarlık Yolculuğum


Blogumu takip eden arkadaşlar varmış, bilmediğim. Bazı yorumlardan anlıyorum, sık yazmadığımdan yakınıyorlar, haklılar.

2008-2010 yılları arasında www.serbestyazarlar.com da yazdım. Sonra site kapandı.

Şu anda Asım Us adıyla, www.politikadergisi.com da yazmaktayım. Blogla sürekli ilgilenemiyorum maalesef ancak, takip etmek isteyen arkadaşlar Politika Dergisi'nde sıkça okuyabilirler.

Bunun dışında bloga da bir şeyler koymaya çalışacağım vakit buldukça.

Saygılarımla

2 Mayıs 2010 Pazar

Oradaydım: 1 Mayıs 2010


Saat 9 sularında Şişhane yokuşunda bekliyordu kortejimiz. Diğer arkadaşlarımız ve ilerleyip kontrol noktasına ulaşabilmemiz için de Türk-İş ‘i bekliyorduk. Alkışlarımız eşliğinde Türk-iş, Metal-sen ve muhtelif sendikalar yanımızdan geçti gitti ve biz de peşlerine takıldık.

Kamu oyunun kafasında soru işaretleri mevcuttu. Provokasyonlar, şiddet, kaos… Hepsi fos çıktı bu 1 Mayıs’ta ve 33 yıl aradan sonra doğru dürüst bir şekilde, tekrardan seslerini haykırmak isteyen emekçiler ve solcular Taksim Meydanındaydılar.

Lâkin hem alanda yaşanan, hem de siyasi birkaç husus, sanırım üzerinde konuşulmaya değer.

AKP Taksim Meydanı’nın işçilere açılmasını, demokratik açılımın bir parçası olarak nitelendirdi. Genel seçimin yaklaştığı şu günlerde, bunun politik bir hamle olduğu aşikar zaten. Fakat neyse ki ufak çaplı tartışma ve kavga dışında çok olay çıkmadı.

Fakat maalesef, ortaya çıkan bir manzara vardı ki, aslında çok vahim bir durum: soldaki örgütsüzlük. Envai çeşit bayrak, slogan ve grup. Sendikaları hariç tuttuğumuzda, irili ufaklı en az 15 belki daha da fazla örgütlenme var.

İşin garibi, örgüt sayısı, sol çizgi merkezden marjinal noktaya doğru yaklaşıldığında ivme kazanıp artıyor. Bu gruplardan en az 10’u Marksist çizgide ancak bölündükçe bölünmüşler.

Durum böyle olunca da, tek ses olup birleşmek, biraz zor oluyor haliyle. Bu durum, 1 Mayıs Bayramı organizasyonuna da yansıyor tabii olarak.

Program sunucuları kürsüde konuşuyorlar, ancak birinin sesi ötekisinin üstüne biniyor. Kim daha çok bağırırsa onun sesi çıkıyor, Birisi konuşurken, ötekisi daha yanındakinin sözü bitmeden slogana başlıyor yahut alakasız bir yerden giriyor konuya, falan feşmekan.

Hülasa, pek başarılı bir organizasyon yaşandığı söylenemez kanımca.

Bir de şu husus dikkate değer ki, bayram çok da fazla zulme ve sömürüye başkaldırı, isyan havasında geçmedi. Belli başlı gruplar, birbirlerine karşı gövde gösterisi yapmaya çalıştı sadece. AKP de ‘’ben size izin verdiğim sürece bun kutlayabilirsiniz’’ mesajını vermiş oldu böylece.

Yani insanların birazcık gazını aldı, birazcık demokrat rolü oynadı. Hükümet yetkilisi çıktı ve katılanlara teşekkür etti.

Ancak gene de güzel bir gündü. Pek azımsanmayacak bir kalabalık olduğu söylenebilir, 33 yıl aradan sonra daha fazlası beklendiyse de. Solumuzda Türk-iş, KESK, DİSK… Sağımızda TKP, EMEP, HKP… Şişhane’den, Şişli’den, Elmadağ’dan kitleler sel olup, Taksim Meydanı’ndaki göle döküldüler ve hep bir ağızdan çağladılar:

‘’1 Mayıs! 1 Mayıs! İşçinin, emekçinin bayramı!’’

Lâkin AKP’nin izin verdiği kadarıyla, AKP’nin kurallarıyla…

27 Mart 2010 Cumartesi

Demokrasi, ’saldım çayıra’ demek değildir!


Siyasi gündem programlarında, pek çoğunuz görmüşsünüzdür. Şu anki yeni eğilim, Liberal – Muhafazakar ideolojilere sahip köşe yazarları ve akademisyenler ile, Kemalist solcu ve Milliyetçi köşe yazarı ve akademisyenleri sık sık karşı karşıya getirmek.

Sebep?

Sebep şu. Türkiye demokratikleşiyormuş ama, Atatürkçülük bu demokratikleşme yolunda bir engelmiş. Yurtdışı Türkiye’ye çok da etki etmiyormuş biz kendi kendimize paranoya yapıyormuşuz. Ayrıca Atatürkçüler de, Türkiye’nin dünya ile bağını kopartıp, tamamıyla içe kapanık ve kopuk bir ülke haline getirmek istiyorlarmış.

Doğu Ergil, Eser Karakaş, Nazlı Ilıcak ve türevlerini sık sık aynı söylem içersinde muhtelif TV kanallarında aynı şeyi papağan gibi tekrarladıklarını görebiliriz.

Bu tür bir programda da, Doç. Dr. Sait Yılmaz’ın Türkiye’nin nasıl dışa bağımlı ve dıştan güdümlü yönetildiğine ilişkin argümanlarına karşılık, Prof. Dr. Doğu Ergil ‘’ Bu beyefendinin ( Sait Yılmazı kastediyor) giydiği şey jacket yani ceket. Üstündeki kravat, altındaki pantolone yani pantolon, en aşağısında da iskarpin vardır. Nasıl oluyor da böyle dünya çapında giyinen birisi bu kadar yerel kalabiliyor?’’ diye çözümü imkansız bir problemi ortaya atmış bulunmaktaydı.

Bahçelerde domates, yaşasın cumhuriyet!

Yani bunlara göre ulusal çıkarları korumak, Türkiye’nin sermaye birikiminin erimesini önlemeye çalışmak ve sosyal devlet anlayışı, Kuzey Kore gibi bir ülke olmamıza yol açacak.

Böyle bir şey olabilir mi? Tobin vergisini de Kemalistler çıkarttı galiba? Tobin vergisi, ülkeleri likit transferlerinin (genellikle sıcak para) yol açtığı olumsuz etkilerden korumak için çıkartılmış bir vergidir. Ülkeye gelen yabancı kaynakların girişlerini vergilendirerek, daha sonra kazandıkları faizle, yıl sonunda getirdiklerinden daha çok götürmelerine mani olmak amacı güder özetle. Neden çıkartıldığını onlar da araştırsınlar.

Ayrıca, ilerilik demek, ülkenizdeki bütün varlıkların yabancılar tarafından işletilmesi mi demek? Tam tersine bu bizi 19. yüzyıl emperyalizmine götürür. Esas gericilik işte bu kafadır. Liberaller maalesef kendilerini yenileyememişlerdir ve şu andaki ekonomik ve politik konjonktürü sağlıklı bir şekilde tahlil etme basiretleri de yoktur. Hala bu 18. yüzyıl Liberal mantığıyla giden paleo-liberaller, maalesef ki Türkiye’nin günden güne erimesine yol açmaktadırlar.

İşleri güçleri orduyla uğraşmak, başka bir söylemleri yok bunların. Neden acaba? Neden çıkıp da ülkedeki işsizliklere, yolsuzluklara, haksızlıklara, gerileştirme çabalarına karşı bir tek kelam etmiyorlar? Neden acaba? İyi düşünün. Bunlar uluslar arası burjuvazinin söylemlerinden başka nedir? Bunlar demokrasi mi istiyorlar yoksa plütokrasi mi (Zenginlerin egemen olduğu sistem)? Türkiye zaten 24 Ocak kararları ile, 1980’de demokratikleşme şansını yitirmiş ve neo-liberalizmin bütün yıkıcı ve gerici karanlığına esir olmuştur.

Şu anda da, büyük bir çözülme ve dışa bağımlılık söz konusudur. Faiz-kur arbitrajı dediğimiz olgu, Türkiye’nin gelişmesini büyük bir sekteye uğratmaktadır ve demokratikleşmek bir yana, tam tersine diktatöryel bir eksene yaklaştırmaktadır. Yani 2009 yılında parasını Türkiye’ye yatıran bir yabancı, yıl sonunda hem düşük kurdan hem de yüksek faizden rant elde edecek, aynı oranda da Türk Milleti, yabancının kazandığı bu parayı kaybetmiş olacak.

İşte yaşananlar ortada. Yargının baskı altına alınması, yasamanın elde tutulması, cemaatlerin her türlü kamu teşkilatında yuvalanması. Daha dün yaşanan hukuk skandalı ile İsmailağa Cemaatinin ilişkisi ortadadır.

Bütün bu anti-demokratik uygulamalar üzerine, güçler ayrılığının tehlikeye uğraması üzerine tek laf etmezler, ama Atatürkçüleri suçlarlar. Bu cemaatler, bilimin üzerinde kara bulut gibi dolaşırlar ve şeytani planları ile ülkeyi esarete mahkum etmeye çalışırlar, ama suçlu Atatürkçüler.

Gelelim dış güçler olayına. Şimdi Doğu Ergil, yabancılar falan Türkiye’yi kontrol amacı gütmüyor dedi diye, yabancılar bu amacı gütmüyor mu? ODTÜ’lü devrimci öğrenciler tarafından arabası yakılan ABD’li eski büyükelçi Kommer, daha sonradan CIA ile çalıştığını itiraf etmedi mi? Soros’u nasıl açıklayacaksınız? Fulbright nedir ve neye hizmet eder? AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri, daha Ankara’ya uğramadan neden Diyarbakır’a gidiyor? Milletimizin bekası için hayati önem taşıyan sektörler neden yabancılara satılıyor? Neden Türkiye kendi silahını üretemiyor? 1980 darbesinden sonra, ABD başkanına bir Amerikalı tarafından ‘bizim çocuklar başardı’ denmedi mi?

Biz paranoyaksak, bunlar ne?

Ordu darbe yapsa zaten bugüne kadar yapardı. Sizi mi bekleyecekti? Esas bu tayfanın yaptığı paranoyadan başka bir şey değildir. Darbe gelecek, darbe gelecek, darbe gelecek. Aşın artık bunları yahu!

Hayır ordu darbe falan yapmayacaktır. Ancak bu ordu şu anda Türkiye’yi en çok düşünen kurum olduğu ve halk için en fazla çalışan topluluk olduğu için, bu liberallerin hışmına ve lincine maruz kalmaktadır. Araştırın, -Allah korusun- bugün bir deprem olsa, Türk halkına yardım elini uzatabilecek kadar hazır tek kurum, TSK’dır. Bunu ben değil, sayın Prof. Dr. Celal Şengör hocamız söylemektedir.

1-2 kişi darbe planı yaptı diye, ordu darbe mi yaptı? Hayır. Rahmetli Uğur Mumcu, Sakıncalı Piyade adlı kitabında 12 Mart cuntasına ilişkin aynen şunu yazmaktadır ‘’ Bu nedenle, bu tür işlemleri, Silahlı Kuvvetlerimizin tümüne bağlamak ve bundan kaynaklanan sonuçlar çıkartmak yanlış olur. Bu ordu hepimizindir. Bu gibi işlemler, bir faşist dönemin gelip-geçici haksızlıklarından biridir.’’

İşte aydın budur. Gerçekten aydınlanmış ve gerçekleri olduğu gibi görebilen bu kişidir aydın. Başka söyleyecek sözüm yok.