<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937</id><updated>2011-07-29T00:54:19.495-07:00</updated><category term='Eleştiri'/><category term='Ekonomi'/><category term='west'/><category term='2009'/><category term='sosyalizm'/><category term='siyaset programları'/><category term='akademisyen'/><category term='Deneme'/><category term='Siyaset'/><category term='1 mayıs 2010'/><category term='nazlı ılıcak'/><category term='yolsuzluk'/><category term='serdar turgut'/><category term='adnan menderes'/><category term='Kültür emperyalizmi'/><category term='etik'/><category term='reality shows'/><category term='demokrasi'/><category term='eser karakaş'/><category term='Kolpa'/><category term='Post-Modernizm'/><category term='Felsefe'/><category term='Siyaset Felsefesi'/><category term='kapitalizm'/><category term='modernization'/><category term='aydın eleştiri'/><category term='dtp'/><category term='kentsel dönüşüm projesi'/><category term='kritisizm'/><category term='Tarih'/><category term='bilgi kirliliği'/><category term='hıncal uluç'/><category term='aşk'/><category term='montaigne'/><category term='Gürcistan'/><category term='rektör'/><category term='Atatürk'/><category term='seçim'/><category term='Ekonomi-politik'/><category term='ABD'/><category term='akp'/><category term='Recep Tayyip Erdoğan'/><category term='east'/><category term='chp'/><category term='Metal'/><category term='oradaydım'/><category term='reha muhtar'/><category term='ekonomik büyüme'/><category term='aşk felsefesi'/><category term='İşçi bayramı'/><category term='yeni şafak'/><category term='durum öyküsü'/><category term='deniz gökçe'/><category term='kemalizm'/><category term='cultural imperialism'/><category term='BOP'/><category term='liberalizm'/><category term='Rusya'/><category term='şiir'/><category term='atatürkçülük'/><title type='text'>Görünen ve Görünmeyen</title><subtitle type='html'>...bu yükseklikte etraf o kadar sessiz ki, insan kendini o uzay maymunlarından biri sanıyor. sana öğrettikleri küçük görevi yerine getiriyorsun.
bir kolu çek.
bir düğmeye bas.
neyi neden yaptığını bilmiyorsun, sonra da ölüp gidiyorsun….</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>36</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-7774369389727225449</id><published>2010-06-30T03:03:00.001-07:00</published><updated>2010-06-30T03:07:51.205-07:00</updated><title type='text'>Yazarlık Yolculuğum</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/TCsXUlVIyBI/AAAAAAAAAHg/D0en1SVvMB8/s1600/pd1a(2).jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 212px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/TCsXUlVIyBI/AAAAAAAAAHg/D0en1SVvMB8/s320/pd1a(2).jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5488506213266671634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Blogumu takip eden arkadaşlar varmış, bilmediğim. Bazı yorumlardan anlıyorum, sık yazmadığımdan yakınıyorlar, haklılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2008-2010 yılları arasında  www.serbestyazarlar.com   da yazdım. Sonra site kapandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda  Asım Us  adıyla,  www.politikadergisi.com  da  yazmaktayım. Blogla sürekli ilgilenemiyorum maalesef ancak, takip etmek isteyen arkadaşlar  Politika Dergisi'nde sıkça okuyabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun dışında bloga da bir şeyler koymaya çalışacağım vakit buldukça.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılarımla&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-7774369389727225449?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/7774369389727225449/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=7774369389727225449' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/7774369389727225449'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/7774369389727225449'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2010/06/yazarlk-yolculugum.html' title='Yazarlık Yolculuğum'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/TCsXUlVIyBI/AAAAAAAAAHg/D0en1SVvMB8/s72-c/pd1a(2).jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-6838016973229984390</id><published>2010-05-02T08:30:00.000-07:00</published><updated>2010-05-02T08:41:22.367-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='akp'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='1 mayıs 2010'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='oradaydım'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İşçi bayramı'/><title type='text'>Oradaydım: 1 Mayıs 2010</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/S92dA-2WZyI/AAAAAAAAAHY/dFVXm7T02aQ/s1600/1may.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 270px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/S92dA-2WZyI/AAAAAAAAAHY/dFVXm7T02aQ/s320/1may.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5466698162894169890" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Saat 9 sularında Şişhane yokuşunda bekliyordu kortejimiz. Diğer arkadaşlarımız ve ilerleyip kontrol noktasına ulaşabilmemiz için de Türk-İş ‘i bekliyorduk. Alkışlarımız eşliğinde Türk-iş, Metal-sen ve muhtelif sendikalar yanımızdan geçti gitti ve biz de peşlerine takıldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamu oyunun kafasında soru işaretleri mevcuttu. Provokasyonlar, şiddet, kaos… Hepsi fos çıktı bu 1 Mayıs’ta ve 33 yıl aradan sonra doğru dürüst bir şekilde, tekrardan seslerini haykırmak isteyen emekçiler ve solcular Taksim Meydanındaydılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lâkin hem alanda yaşanan, hem de siyasi birkaç husus, sanırım üzerinde konuşulmaya değer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP Taksim Meydanı’nın işçilere açılmasını, demokratik açılımın bir parçası olarak nitelendirdi. Genel seçimin yaklaştığı şu günlerde, bunun politik bir hamle olduğu aşikar zaten. Fakat neyse ki ufak çaplı tartışma ve kavga dışında çok olay çıkmadı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat maalesef, ortaya çıkan bir manzara vardı ki, aslında çok vahim bir durum: soldaki örgütsüzlük. Envai çeşit bayrak, slogan ve grup. Sendikaları hariç tuttuğumuzda, irili ufaklı en az 15 belki daha da fazla örgütlenme var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin garibi, örgüt sayısı, sol çizgi merkezden marjinal noktaya doğru yaklaşıldığında ivme kazanıp artıyor. Bu gruplardan en az 10’u Marksist çizgide ancak bölündükçe bölünmüşler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum böyle olunca da, tek ses olup birleşmek, biraz zor oluyor haliyle. Bu durum, 1 Mayıs Bayramı organizasyonuna da yansıyor tabii olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Program sunucuları kürsüde konuşuyorlar, ancak birinin sesi ötekisinin üstüne biniyor. Kim daha çok bağırırsa onun sesi çıkıyor, Birisi konuşurken, ötekisi daha yanındakinin sözü bitmeden slogana başlıyor yahut alakasız bir yerden giriyor konuya, falan feşmekan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülasa, pek başarılı bir organizasyon yaşandığı söylenemez kanımca. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de şu husus dikkate değer ki, bayram çok da fazla zulme ve sömürüye başkaldırı, isyan havasında geçmedi. Belli başlı gruplar, birbirlerine karşı gövde gösterisi yapmaya çalıştı sadece. AKP de  ‘’ben size izin verdiğim sürece bun kutlayabilirsiniz’’ mesajını vermiş oldu böylece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani insanların birazcık gazını aldı, birazcık demokrat rolü oynadı. Hükümet yetkilisi çıktı ve katılanlara teşekkür etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak gene de güzel bir gündü. Pek azımsanmayacak bir kalabalık olduğu söylenebilir, 33 yıl aradan sonra daha fazlası beklendiyse de. Solumuzda Türk-iş, KESK, DİSK… Sağımızda TKP, EMEP, HKP… Şişhane’den, Şişli’den, Elmadağ’dan kitleler sel olup, Taksim Meydanı’ndaki göle döküldüler ve hep bir ağızdan çağladılar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’1 Mayıs! 1 Mayıs! İşçinin, emekçinin bayramı!’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lâkin AKP’nin izin verdiği kadarıyla, AKP’nin kurallarıyla…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-6838016973229984390?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/6838016973229984390/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=6838016973229984390' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/6838016973229984390'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/6838016973229984390'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2010/05/oradaydm-1-mays-2010.html' title='Oradaydım: 1 Mayıs 2010'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/S92dA-2WZyI/AAAAAAAAAHY/dFVXm7T02aQ/s72-c/1may.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-3616360120428978050</id><published>2010-03-27T13:19:00.000-07:00</published><updated>2010-03-27T13:22:55.108-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='atatürkçülük'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='nazlı ılıcak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='siyaset programları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='eser karakaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='liberalizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='demokrasi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kemalizm'/><title type='text'>Demokrasi, ’saldım çayıra’ demek değildir!</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/S65o3SCdRAI/AAAAAAAAAHQ/Y5rXmZpVXP8/s1600/nazli-ilicak.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/S65o3SCdRAI/AAAAAAAAAHQ/Y5rXmZpVXP8/s320/nazli-ilicak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5453411497736487938" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Siyasi gündem programlarında, pek çoğunuz görmüşsünüzdür. Şu anki yeni eğilim, Liberal – Muhafazakar ideolojilere sahip köşe yazarları ve akademisyenler ile, Kemalist solcu ve Milliyetçi köşe yazarı ve akademisyenleri sık sık karşı karşıya getirmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sebep?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sebep şu. Türkiye demokratikleşiyormuş ama, Atatürkçülük bu demokratikleşme yolunda bir engelmiş. Yurtdışı Türkiye’ye çok da etki etmiyormuş biz kendi kendimize paranoya yapıyormuşuz. Ayrıca Atatürkçüler de, Türkiye’nin dünya ile bağını kopartıp, tamamıyla içe kapanık ve kopuk bir ülke haline getirmek istiyorlarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu Ergil, Eser Karakaş, Nazlı Ilıcak ve türevlerini sık sık aynı söylem içersinde muhtelif TV kanallarında aynı şeyi papağan gibi tekrarladıklarını görebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür bir programda da, Doç. Dr. Sait Yılmaz’ın Türkiye’nin nasıl dışa bağımlı ve dıştan güdümlü yönetildiğine ilişkin argümanlarına karşılık, Prof. Dr. Doğu Ergil ‘’ Bu beyefendinin ( Sait Yılmazı kastediyor) giydiği şey jacket yani ceket. Üstündeki kravat, altındaki pantolone yani pantolon, en aşağısında da iskarpin vardır. Nasıl oluyor da böyle dünya çapında giyinen birisi bu kadar yerel kalabiliyor?’’ diye çözümü imkansız bir problemi ortaya atmış bulunmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçelerde domates, yaşasın cumhuriyet!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani bunlara göre ulusal çıkarları korumak, Türkiye’nin sermaye birikiminin erimesini önlemeye çalışmak ve sosyal devlet anlayışı, Kuzey Kore gibi bir ülke olmamıza yol açacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir şey olabilir mi? Tobin vergisini de Kemalistler çıkarttı galiba? Tobin vergisi, ülkeleri likit transferlerinin (genellikle sıcak para) yol açtığı olumsuz etkilerden korumak için çıkartılmış bir vergidir. Ülkeye gelen yabancı kaynakların girişlerini vergilendirerek, daha sonra kazandıkları faizle, yıl sonunda getirdiklerinden daha çok götürmelerine mani olmak amacı güder özetle. Neden çıkartıldığını onlar da araştırsınlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, ilerilik demek, ülkenizdeki bütün varlıkların yabancılar tarafından işletilmesi mi demek? Tam tersine bu bizi 19. yüzyıl emperyalizmine götürür. Esas gericilik işte bu kafadır. Liberaller maalesef kendilerini yenileyememişlerdir ve şu andaki ekonomik ve politik konjonktürü sağlıklı bir şekilde tahlil etme basiretleri de yoktur. Hala bu 18. yüzyıl Liberal mantığıyla giden paleo-liberaller, maalesef ki Türkiye’nin günden güne erimesine yol açmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşleri güçleri orduyla uğraşmak, başka bir söylemleri yok bunların. Neden acaba? Neden çıkıp da ülkedeki işsizliklere, yolsuzluklara, haksızlıklara, gerileştirme çabalarına karşı bir tek kelam etmiyorlar? Neden acaba? İyi düşünün. Bunlar uluslar arası burjuvazinin söylemlerinden başka nedir? Bunlar demokrasi mi istiyorlar yoksa plütokrasi mi (Zenginlerin egemen olduğu sistem)? Türkiye zaten 24 Ocak kararları ile, 1980’de demokratikleşme şansını yitirmiş ve neo-liberalizmin bütün yıkıcı ve gerici karanlığına esir olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda da, büyük bir çözülme ve dışa bağımlılık söz konusudur. Faiz-kur arbitrajı dediğimiz olgu, Türkiye’nin gelişmesini büyük bir sekteye uğratmaktadır ve demokratikleşmek bir yana, tam tersine diktatöryel bir eksene yaklaştırmaktadır. Yani 2009 yılında parasını Türkiye’ye yatıran bir yabancı, yıl sonunda hem düşük kurdan hem de yüksek faizden rant elde edecek, aynı oranda da Türk Milleti, yabancının kazandığı bu parayı kaybetmiş olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte yaşananlar ortada. Yargının baskı altına alınması, yasamanın elde tutulması, cemaatlerin her türlü kamu teşkilatında yuvalanması. Daha dün yaşanan hukuk skandalı ile İsmailağa Cemaatinin ilişkisi ortadadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu anti-demokratik uygulamalar üzerine, güçler ayrılığının tehlikeye uğraması üzerine tek laf etmezler, ama Atatürkçüleri suçlarlar. Bu cemaatler, bilimin üzerinde kara bulut gibi dolaşırlar ve şeytani planları ile ülkeyi esarete mahkum etmeye çalışırlar, ama suçlu Atatürkçüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim dış güçler olayına. Şimdi Doğu Ergil, yabancılar falan Türkiye’yi kontrol amacı gütmüyor dedi diye, yabancılar bu amacı gütmüyor mu? ODTÜ’lü devrimci öğrenciler tarafından arabası yakılan ABD’li eski büyükelçi Kommer, daha sonradan CIA ile çalıştığını itiraf etmedi mi? Soros’u nasıl açıklayacaksınız? Fulbright nedir ve neye hizmet eder? AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri, daha Ankara’ya uğramadan neden Diyarbakır’a gidiyor? Milletimizin bekası için hayati önem taşıyan sektörler neden yabancılara satılıyor? Neden Türkiye kendi silahını üretemiyor? 1980 darbesinden sonra, ABD başkanına bir Amerikalı tarafından ‘bizim çocuklar başardı’ denmedi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz paranoyaksak, bunlar ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordu darbe yapsa zaten bugüne kadar yapardı. Sizi mi bekleyecekti? Esas bu tayfanın yaptığı paranoyadan başka bir şey değildir. Darbe gelecek, darbe gelecek, darbe gelecek. Aşın artık bunları yahu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır ordu darbe falan yapmayacaktır. Ancak bu ordu şu anda Türkiye’yi en çok düşünen kurum olduğu ve halk için en fazla çalışan topluluk olduğu için, bu liberallerin hışmına ve lincine maruz kalmaktadır. Araştırın, -Allah korusun- bugün bir deprem olsa, Türk halkına yardım elini uzatabilecek kadar hazır tek kurum, TSK’dır. Bunu ben değil, sayın Prof. Dr. Celal Şengör hocamız söylemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-2 kişi darbe planı yaptı diye, ordu darbe mi yaptı? Hayır. Rahmetli Uğur Mumcu, Sakıncalı Piyade adlı kitabında 12 Mart cuntasına ilişkin aynen şunu yazmaktadır ‘’ Bu nedenle, bu tür işlemleri, Silahlı Kuvvetlerimizin tümüne bağlamak ve bundan kaynaklanan sonuçlar çıkartmak yanlış olur. Bu ordu hepimizindir. Bu gibi işlemler, bir faşist dönemin gelip-geçici haksızlıklarından biridir.’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte aydın budur. Gerçekten aydınlanmış ve gerçekleri olduğu gibi görebilen bu kişidir aydın. Başka söyleyecek sözüm yok.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-3616360120428978050?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/3616360120428978050/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=3616360120428978050' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/3616360120428978050'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/3616360120428978050'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2010/03/demokrasi-saldm-cayra-demek-degildir.html' title='Demokrasi, ’saldım çayıra’ demek değildir!'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/S65o3SCdRAI/AAAAAAAAAHQ/Y5rXmZpVXP8/s72-c/nazli-ilicak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-7378619223632258746</id><published>2009-05-13T07:17:00.000-07:00</published><updated>2009-05-13T07:22:03.025-07:00</updated><title type='text'>AŞK ÜZERİNE İKİ FARKLI GÖRÜŞ VE AZALAN MARJİNAL FAYDA</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SgrXSI74I9I/AAAAAAAAAHI/BeUsoOOFMIA/s1600-h/Azalan+marjinal+fayda.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 256px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SgrXSI74I9I/AAAAAAAAAHI/BeUsoOOFMIA/s320/Azalan+marjinal+fayda.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5335313415210017746" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;   Zor bir dönemdeyiz dostlarım. 19. yüzyıldaki gibi gizli bir çatışma içinde insanlık. Romantizm ile realizm arasındaki bir çatışma.&lt;br /&gt;   Bir yanda günlük hayat. İhtiyaçlarımız, egolarımız, hırslarımız, bilim, para, sorumluluklarımız.&lt;br /&gt;   Diğer yanda ise içsel hayatımız. Duygularımız, hayallerimiz, sanat ve bedenimizden taşmak isteyen ruhumuz.&lt;br /&gt;   Aşk konusu da bu çekişmeden nasibini almaktadır haliyle.Bilinç realizm ise, romantizmi bilinçaltımız olarak addedebilriz elbette.  Yoksulluk ve yoksunluk çeken ülkelerde, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin ilk iki basamağını ifa etmeye yönelik çabalar ağırlık kazanmaktadır.&lt;br /&gt;    Daha gelişmiş ülkelerde ise, son iki basamağı gerçekleştirmeye yönelik çaba artar. Ancak ortaya çıkan ilginç bir durum var. En tepeye ulaşan insanların elde ettikleri doyumla, sonradan daha basit ve manevi yönden tatmin edici bir hayat tarzına yönelme eğilimlerini görmekteyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Şu halde aşk bir ihtiyaç ise eğer, önce ihtiyacı tanımlayıp, sonra romantizm ve realizm ve aynı zamanda spiritüalist ve pozitivist bakış açılarından, bir karşılaştırmasını yapalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Genel anlamıyla ihtiyaç, karşılandığı zaman haz hissi , karşılanmayınca üzüntü hissi yaratan bir olgudur. Şimdi içinde bulunduğumuz modern dünyanın, materyalist ve pozitivist açısına göre aşkın çerçevesini çizmeye çalışalım.&lt;br /&gt;    Ekonomi biliminde ihtiyaç sözü sıkça geçer. Biz ekonomideki kanunları, sosyal hayatımız ve aşk için de uygulayabilir miyiz? Görelim…&lt;br /&gt;    Bildiğimiz gibi, ihtiyaç olgusundan, talep doğar. Talebi de arz karşılar. Arz ile talep eşit olmadığı zamanda ise, aradaki açıklık ve diğer bazı faktörlere bağlı olarak, belirli biz zaman sonra kriz ortaya çıkar.&lt;br /&gt;    Şimdi sevme ve sevilme ihtiyacı olan birisinin, bunu talep etmesi kaçınılmaz olacaktır. Ki zaten işleyiş de böyledir. Bu sevme ve sevilme talebine kısaca aşk diyelim. Aşk talebi karşılanmayan kişi, bir süre sonra yoksunluk çekmeye başlayacaktır doğal olarak. Bu da kendi iç dünyasında bir krize neden olacaktır. Aynı şekilde , tersi durumda arz fazla olup talep az olursa, bu sefer de kişi aşırı doymuşluk hissi yaşayacak ve aşkını harcama değil, ama aşkını tasarruf yoluna gidecektir. Bu sefer de, karşılıklı aşk ilişkisi içersinde bulunduğu kişi ile arasında bir kriz çıkacaktır.&lt;br /&gt;     Çeşitli faktörlerin temerküz etmesiyle oluşan iktisada, bir faktörü (o kadar önemli ki) ilave etmezseniz, her şey anlamsız kalır. O da azalan verimler kanunudur. Ya da azalan ihtiyaçlar teorisi diyebiliriz. &lt;br /&gt;    Bu teoride, kişiler ihtiyaçlarını karşıladıkça, üst limit olan doyma noktasına yaklaşırlar ve o doyma noktasına yaklaştıklarında, artık söz konusu ihtiyacı, birim zaman için ortadan kalkar ve doyma noktasında artık x eksenine paralel bir seyir izler. Yani o doyma noktasından sonra ihtiyacının karşılanması bir şey ifade etmez, bir fayda sağlamaz kişiye. Azalan verimler kanununa şöyle bir örnek vererek açıklama getirelim. &lt;br /&gt;     Hepimiz aç olduğumuzda yemek gözümüze daha bir güzel gözükür değil mi? Diyelim ki birkaç gün yemek yemedikten sonra yemek masasına oturduk. Aç olduğumuz için, son derece saldırgan bir şekilde yemek yemeye başlarız. Bu noktada azalan verimler kanununun eğrisi 90 dereceye yakın bir açı ile yukarı doğru seyreder.&lt;br /&gt;     Yemek yemeye başladıktan 15-20 dakika sonra ise yavaş yavaş doymaya başladığımızı hissederiz, daha yavaş yemeye başlarız ve yemek gözümüze eskisi kadar çekici gelmez. Bu sefer, azalan verimler kanununun eğrisi, 45 dereceden daha düşük bir açıyla seyretmeye başlar. Nihayetinde, doyma noktasına ulaştığımızda ise azalan verimler kanunu eğrisi, 0 derecelik açıyla, zaman eksenine paralel bir seyir izler ve yemeyi keseriz. Çünkü doymuşuzdur.&lt;br /&gt;    Aynı şeyi sevme-sevilme ihtiyacı için düşünelim. Bu sefer birimimiz yemek değil aşk olsun ve yukarıda anlattıklarımın aynısını , aşk için düşünün. İşte size ‘’aşkın ömrü iki yıldır’’ sözünün açıklaması. &lt;br /&gt;    Fakat bu söz tam olarak doğru değildir, çünkü bu ihtiyaç karşılanmaya devam etmezse, azalan verimler kanunu eğrisi bu sefer y eksenine 45 dereceden düşük, sonra x+1 zaman birimi içinde 90 derece ile 45 derece arasında bir seyir ile aşağı doğru gider. Tıpkı  besin açlığı gibi, nasıl belirli periyodlarla yemek zorundaysak, aşk ihtiyacımızı da bu belirli periyod aralıklarında gidermek durumundayızdır. Tabi ihtiyacın boyutu, kişiden kişiye göre değişir.&lt;br /&gt;    Bir başka bilim dalı olan biyokimya ile ilgilenen birisi, yukarıda anlattığımın aynısını, hormonlarla açıklayabilir.&lt;br /&gt;    İşte modern dünyada ,bize sunulan aşk anlayışı budur. Tabi ki bu kapitalizm ve pozitivizm ile doğrudan bir korelasyon içindedir ve baktığımızda, ekonomik ve bilimsel yönden önde olan batı ülkelerinde de, durum bu şekilde işlemektedir. Birisini bul, aşk ihtiyacını gider, ayrıl. Sonra aşk ihtiyacın artmaya başladığında, başka birisini bul onunla ihtiyacını gider ve gene ayrıl. Diğer faktörleri (üreme içgüdüsü, tasarruf için evlenme ihtiyacı) dışarıda bırakıp sadece aşkı düşündüğümüzde, durum böyledir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;    Romantizm ise, bu realist görüşün tam tersidir. Onlara göre aşk, soyut bir şeydir ve her şeye aşık olunabilir. Özellikle de doğa. Zaten baktığımızda, herkesten daha farklı olarak yaşayan kesimin (ister entel deyin, ister marjinal ister başka bir ad takın) bu genel örneklem dışında kalıp, belirli oranlarda sapmalarla kendi romantik hayatlarını yaşadıklarını göreceksiniz.&lt;br /&gt;     Aşkı realist görüş gibi bir ihtiyaç ve karşılanabilir bir nesne olarak değil, insanın duygusallığı gereği kutsal bir fenomen olarak görürler. Onu açıklamaya kalkışmazlar, olduğu gibi yaşarlar. Zaten romantizm zamanında, hızla ivme kazanan bir trend olan realizme karlı tepki olarak doğmuştur. Sosyal hayatta da pozitivizme (olguculuk) veya materyalizm (maddecilik) ‘e karşı, dinsellik, maneviyatçılık veya idealizmin (düşünsellik) ortaya çıktığı görülür.&lt;br /&gt;     68 isyanlarını, hippi hareketlerini ve post-modern görüşlerle birlikte patlama yaşayan, dinselliğe veya maneviyata olan eğilimi hatırlayınız.&lt;br /&gt;     İşte hangi perspektiften bakarsanız olgulara, onları o şekilde görürsünüz.(sadece aşka değil, bütün hayata dair) İnsanların arasındaki fikir ayrılıkları da, kendi içselliklerinde oluşturdukları bu bakış açılarına (ideolojileri) dayanan, bazen çelişkili (veya ironik, zaten çelişki diyalektiğin ve ironinin olmazsa olmazıdır) bazen tutarlı olarak gerçekleşen düşün dünyalarının ayrım ve çıkmazları sonucu oluşur.&lt;br /&gt;    Bu yüzden de, günümüzde bize sunulan dünyada, kendi yücelttikleri aşkı bulamayan insanların alternatif yollara yönelimi ve yazdıkları yazılarda, günlük konuşmalarında, yalnız kaldıkları zaman düşüncelerinde isyan noktasına vardıran, aşk üzerine bir iki kelam etme ihtiyaçları da buradan doğmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;( Resimdeki grafikte, azalan marjinal fayda grafiğinde ne demek istediğim daha kolay anlaşılabilir. D, doyma noktası, x zaman y ise ihtiyaçtır. Eğri ise, zamanla karşılanan aşk ihtiyacını göstermektedir.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-7378619223632258746?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/7378619223632258746/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=7378619223632258746' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/7378619223632258746'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/7378619223632258746'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2009/05/ask-uzerine-iki-farkli-gorus-ve-azalan.html' title='AŞK ÜZERİNE İKİ FARKLI GÖRÜŞ VE AZALAN MARJİNAL FAYDA'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SgrXSI74I9I/AAAAAAAAAHI/BeUsoOOFMIA/s72-c/Azalan+marjinal+fayda.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-3229767762611390949</id><published>2009-05-01T03:32:00.000-07:00</published><updated>2009-05-01T03:34:30.259-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='reality shows'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yeni şafak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Atatürk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='reha muhtar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bilgi kirliliği'/><title type='text'>Bilgi ve Aydın Kirliliği -2 (Atatürk)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SfrQL5tE3nI/AAAAAAAAAG4/wyyTRoMbqiY/s1600-h/realityjunkies.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SfrQL5tE3nI/AAAAAAAAAG4/wyyTRoMbqiY/s320/realityjunkies.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5330802011833425522" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;    Dün gece CNN Türk’te Çok Farklı programını izliyordum. Bir solist, iki de köşe yazarı vardı konuk olarak. Öz ve anlamlı bir kolaj olmuş konuk seçimi, zira bir muhafazakar, bir liberal bir de sosyalist görüşten konuklar seçilmişti. Yazarların eski yazılarından, güncel pek çok olaya kadar bu insanların, dolayısıyla temsil ettikleri ideolojilerin görüşleri alındı bir bir. Gecenin sonuna gelindiğinde ise, Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili bir bant izletildi ve daha sonra bu kişilerin, Atatürk’le ilgili görüşleri alındı. Bu safhada, konuklardan ikisinin söyledikleri kafama takıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Öncelikle Yeni Şafak gazetesine mensup olan konuk, Atatürk’ün tabulaştırıldığını, Anıtkabir’in de bir türbe haline getirildiğini söyledi. Atatürkçü insanlar, bu kesimden, 90’lardan beri maalesef ‘’Atatürk’ün putlarına tapıyorlar. Anıtkabir’i türbeye çevirdiler.’’ Gibi eleştirilere artık kamu oyu alıştı. Sürekli söylene söylene, artık normal bir durummuş ve bir gerçeklikmiş gibi , önümüze bu söylemler konulmaya başlandı.&lt;br /&gt;    Bu tip söylemleri duydukça, şüphesiz ki konuda etkin bir bilgi birikimine sahip insanlar, yarı acıma yarı öfke duygularını içlerinde hissediyorlar, neşredilen bu asılsız görüşlere karşı. Mezar ziyaret etmek ile, türbeye çevirmek arasında bir fark yok mu? Saygı duruşunda bulunmak ibadet midir? Atatürkçü insanlar sanki Atatürk’ü tanrı olarak mı görüyorlar? Bu söylemler filhakika, gerçek Atatürkçü ve aynı zamanda da Müslüman olan insanları, ziyadesiyle rencide ve rahatsız etmektedir. &lt;br /&gt;    Kabul, her ideoloji veya hayat felsefesi gibi, Kemalizmi abartılı yaşayanlar, sürekli sanki Atatürk dine karşıymışçasına , Atatürk’ü referans alarak dini hedef alan kişiler var. Bu kesim, hem Atatürk hem de İslam konularında bilgisizlerdir. Bilgisizce konuşmak şüphesiz hoşgörülebilir bir şey değil.&lt;br /&gt;    Ancak dün gece şahit olduklarım da hoşgörülebilir şeyler değil. Bu anlayış ‘’!0 Mayıs’ta sap gibi ayakta durmaya gerek yok!’’ anlayışıdır ve maalesef, 19. y.y.’dan beridir devam eden, dini siyasete alet eden bazı kompradorların ardıllarıdır. Ehemmiyet gösterilmemesi gerekir, fakat ne yazık ki, bu durum pek de iyileşmiyor. ‘’Yaban’’ adlı kitapta hatırlayınız, bir köylünün eski subaya verdiği ‘’Biz müslümanız, senin Türk dediklerin şu tepelerin ötesinde yaşar’’ ifadesi, böyle bir ayrımcılığı, talihsiz ve suni bir kamplaşmayı gözler önüne seren bir donedir. Bunda şüphesiz, aydınların bu halk için pek bir şey yapmamaları, dişe dokunur konularda yazan, araştıran kişilerin azlığı, en büyük etkendir. &lt;br /&gt;     Kemalizmi ‘’elit’’ bir topluluğa dönüştürerek, -ki gerçek Kemalizmle uzaktan yakından alakası olmayan- Atatürk’ü ve Atatürkçülüğün topluma yabancılaşmasına yol açan güruhun, mutlak ve olumsuz bir etkisi vardır. Bu, şüphesiz düzeltilmesi gereken bir durumdur. Tıpkı yozlaştırılan dinin , özüne dönüşüne ihtiyaç duyulduğu gibi, yozlaştırılan Atatürkçülüğün de, özüne döndürülmesi gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Gözüme çarpan ikinci bir husus ise, Vatan gazetesine mensup köşe yazarının söyledikleriydi. Bu zat-ı muhterem de buyuruyor ki; Can Dündar’ın yaptığı ‘’Mustafa’’ filmine kadar, doğru düzgün araştırma yapılmamış, doğru düzgün film çekilmemiş. Bu sebeple Türkiye Atatürk’ü tanımıyormuş. Hatta hatta, Kurtuluş Savaşı’nı bile ‘’Mustafa’’ filminden öğrenmiş... Bu yazar kişi , ’’ İlkokulu’’ nerede okumuş, merak ediyorum doğrusu.&lt;br /&gt;    Hanımefendi, siz şimdiye kadar Atatürk’ü öğrenemedinizse, bunda yazarların, yapımcıların suçu ne? &lt;br /&gt;    Öyle çok aramanıza da gerek yok. Herhangi bir kitapçıya veya cd dükkanına gitseniz, kolaylıkla Atatürk ile ilgili pek çok belgesel de, kitap ta bulursunuz. Tolga Örnek, Turgut Özakman, Hulki Cevizoğlu, Dietrich Gronau, Asım Aslan, Hasan Ali Yücel, Atilla İlhan, Şevket Süreyya Aydemir isimleri size hiç mi bir şey ifade etmiyor? Mustafa filminden, çok daha sağlam referansları olan, bu konuda Can Dündar’dan çok daha bilgili kişilerce üretilmiş görsel ve yazılı kaynakları, hiç mi okumadınız? Ama yok,  bu endüstride illa hafif ve pop yapıtlar prim yapıyor ne yazık ki. Üstelik siz yazarsınız, nasıl böyle bir şey söyleyebilirsiniz?&lt;br /&gt;     Haydi bu insanları geçtim, NUTUK adlı kitabı bile okumadınız mı? Hatta Nutuk’un filmi de yapıldı belgesel olarak. Bütün bunlar varken, kalkıp da ‘’Mustafa filmine kadar, Atatürk hakkında doğru düzgün araştırma yapılmadı’’ demek akıl kârı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Eğer dediğiniz biyografi anlamında ise kitap olarak zaten çok sayıda mevcut. Tamam, Atatürk’ün tüm yönlerini öğrenelim, öğrenmekten zarar gelmez. Ancak böyle bir anlayışı, onun fikirlerinden çok özel hayatını öğrenme noktasına getirdiğiniz zaman, bu bir tehlikeye delalet eder. Artık iş , magazinsel bir hale gelmeye başlar, ki magazin kültürü bir aydının şiddetle karşısında durması gereken bir olgudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Mustafa Kemal Atatürk, kendisi demiyor mu, ‘’ BENİ TANIMAK YÜZÜMÜ GÖRMEK DEMEK DEĞİLDİR, BENİ TANIMAK FİKİRLERİMİ, İLKELERİMİ, İNKLAPLARIMI ANLAMAKTIR.’’ diye? &lt;br /&gt;    &lt;br /&gt;    Sözün kısassı dostlarım, televizyon yapımcılarının konuk, gazetelerin yazar seçerken, daha dikkatli ve seçici davranmaları elzemdir. Yoksa millet bu tür köşe yazarlarının önderliğinde, ‘’Aya bakmak yerine, ayı gösteren parmağa dikkat etmeye’’ devam eder, bir arpa boyu da yol alamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgilerimle&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-3229767762611390949?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/3229767762611390949/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=3229767762611390949' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/3229767762611390949'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/3229767762611390949'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2009/05/bilgi-ve-aydn-kirliligi-2-ataturk.html' title='Bilgi ve Aydın Kirliliği -2 (Atatürk)'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SfrQL5tE3nI/AAAAAAAAAG4/wyyTRoMbqiY/s72-c/realityjunkies.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-6290639239937523782</id><published>2009-04-22T07:45:00.000-07:00</published><updated>2009-04-22T07:48:14.716-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='modernization'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='west'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kültür emperyalizmi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='east'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cultural imperialism'/><title type='text'>Kültür Emperyalizmi : Adı değişse de, tadı aynı.</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/Se8uFdYtJcI/AAAAAAAAAGw/asN2oOKKF9w/s1600-h/fastfood.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 224px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/Se8uFdYtJcI/AAAAAAAAAGw/asN2oOKKF9w/s320/fastfood.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5327527555525060034" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;    Bu yazımda pek çok kesimin karşı çıktığı, kimisine göre halkın yozlaşması sonucu ortaya çıkmış bayağı ve basit olan, kimisine göre şirketlerin üretim ve pazarlama maliyetlerini azaltmak amacıyla ortaya çıkarıldığına inandığı pop kültür ve onun bir üst kümesi olarak kültür emperyalizmi üzerinde durmak istiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Aşağıdaki yazı Şehy Mihridin Arusi , diğer bir adıyla Filibeli Sehbenderzade Ahmet Hilmi’den alıntıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’… Batı medeniyetinin İslam alemine olan ihracatının çoğu ‘öldürücü zehir’ diye vasıflandırılmaya layıktır. Şurasını da itiraf edelim ki zaten gerilemeye ve ahlaki fesada düşmüş olan biz Müslümanlar, bu kabil ihracatı talepte ve kabul etmede büyük bir düşkünlük gösteriyoruz..Batı medeniyeti terkibiyle ifade ettiğimiz büyük medeniyet, elbette yalnız kötü şeylerden ve sefahatten ibaret değildir, elbette bu medeniyetin iyi karşılanmaya ve takdir edilmeye layık nice kısımları vardır. Lakin Avrupa siyaseti, mağlup ve mahkum milletlerin mahkumiyetlerinin idaresi için bize, kendileri için kuvvet ve satvet sebebi olan medeni amilleri değil, zaaf ve sefahate sebep olan içtimai amilleri vermeye meyyaldir. Biz de bütün kudretimizle bu iğrenç amilleri kapıyoruz!&lt;br /&gt;     Avrupalıların tahakkümü altına düşen yerlerde zırhlılar, yüksek binalar, büyük köprüler, demiryolları, tersaneler meydana getirecek mühendisler, sanatkarlar yetişmiyor. Biz onların ticaret, iktisat ve ziraat usullerine, yardımlaşma ve şefkat, fazileti himaye vs. gibi alınması feyiz ve yükselmemize sebep olacak içtimai teşkilatlarına rağbet etmiyoruz. Piyano çalmak, alafranga şarkı söylemek, modaya göre on türlü kıyafete girmek, mükemmel yemek pişirme usullerimize Frenklerin cicili bicili fakat lezzetsiz ve kaba yemeklerini tercih etmek, yürüme ve gezme tarzında bin şekilde tuhaflıklar göstermek, çocuklarımızı milliyet haricinde terbiye etmek, kendisini bu vatanın yabancısı yapacak fikirlerle doyurmak, türlü renkte alkollü içkiler yutmak, din ve fazilet hislerinden soyutlanmak, namus ve adetler hususunda şüpheci ve ilgisiz kalmak, zevk ve sefahati hayatın gayesi bilmek: İşte Avrupa medeniyetinden zengin ve fakirlerimizin almaya ve taklit etmeye kalkıştığı şeyler…’’[1]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Bu yazıda sözü geçen her şeye imzamı atamam. Katıldığımı veya katılmadığımı belirten bir beyanatta da bulunmuyorum.&lt;br /&gt;    Ancak konunun özü itibariyle, Türkiye’de gerçekten de ülkesine ve milletine karşı yabancılaşan, yozlaşmaya uğrayan ve ne Avrupalı ne de Türk olamayan bir kesim olduğunu hepimiz bilmekteyiz. &lt;br /&gt;    Magazin kültürü, sosyete yaşantısı, lüks hayat tarzı, pop kültürün sunduğu rahatlık ve haz duygusu uğruna, bilmek eyleminin  gerçek saadetini kurban etmiş, son derece cahil bir neslin yetiştiği de herkesin malumatıdır.&lt;br /&gt;    Atatürk’ün gösterdiği yol da, bazı kesimlerce sanki buymuşçasına, batılı olmak demek, bu rezillikleri yapmak, Avrupalı Amerikalı özentisi olmakmış gibi bilinçli olarak aktarılıyor ne yazık ki. &lt;br /&gt;    Tabi ki modern olmalıyız. Binlerce yılın bırakmış olduğu bağnazlıkla, kadınları çarşafa sokup kendileri uçkuru açık gezenlere karşı mücadelemizi sürdürmeliyiz. Dini, tarihi bize yanlış öğretenlerle en etkin mücadele, kuşkusuz bu iki olguyu iyice öğrenmekten geçer. Sapla samanı ayırt edebilmeli, yüksek bir kültüre ulaşmalıyız. Bu açıdan, bu tip ziyan hevesler peşinde koştururken, bizi biz yapan değerleri unutmamalıyız. Bu da ancak, yüksek bir entelektüel birikimle mümkün olabilmektedir.&lt;br /&gt;    Evet,  bilim ve teknolojide, sanatta en ileri uçta yer almalıyız. Ama batının kültürünü almak zorunda, onlar gibi yaşmak zorunda değiliz. Evrensel değerler tabi ki vardır ancak bu alınan evrensel değerlerin de gerek aydın kesim gerekse devlet eliyle bir süzgeçten geçirilip, terbiye edilmesi lazım gelir. Bu açıdan ailelere de iş düşmektedir. Gene ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün :’’ Terbiye ya dini olur, ya da milli. Biz dini terbiyeyi aileye bıraktık. Milli terbiyeyi de devlete bıraktık’’ sözü, bu açıdan çok manidardır.&lt;br /&gt;     Sözüm o ki, alıntı yaptığım bu yazıda, gerçekten de aşağılık duygusuna kapılmış bir milletin, hem başındakilerin hem de ayak takımının böyle maddiyatçı ve kendisine zevk veren bin bir türlü musibet olgunun peşinden koşturarak insanlıktan çıkması, bir yerde insanlar yiyecek ekmek bulamazken 3 sokak ötesinde bir güruhun sabahın körüne kadar basit müziklerle tepinmesi, hep bu yüzdendir. Sanki ne kadar ahlaksızlık varsa yapıp, batılılar gibi yaşarsak, o kadar modern olacakmışız gibi. İşte milli kültürümüze empoze edilen bu zehir, 20. yüzyılın başındaki hali birazcık mutasyona uğratılıp, bugün pop kültür olarak halkımıza dayatılmaktadır.  Modernizasyonun M sinden haberi olmayan , burjuva-orta sınıf arası kalmış bir kesimin de, ne kadar saçmalayabildiklerini zaman zaman televizyonlarda görmüyor değiliz.&lt;br /&gt;     Demek ki, çağın değerleri değişse de, değişmeyen bir şey var. Emperyalistler ve kültür emperyalizmi. İsimleri ne olursa olsun…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Gökçen Alpkaya, Faruk Alpkaya, Yirminci Yüzyıl Türkiye ve Dünya Tarihi, Tarih Vakfı, s.63&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-6290639239937523782?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/6290639239937523782/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=6290639239937523782' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/6290639239937523782'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/6290639239937523782'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2009/04/kultur-emperyalizmi-ad-degisse-de-tad.html' title='Kültür Emperyalizmi : Adı değişse de, tadı aynı.'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/Se8uFdYtJcI/AAAAAAAAAGw/asN2oOKKF9w/s72-c/fastfood.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-6692253342512418499</id><published>2009-03-31T00:42:00.000-07:00</published><updated>2009-03-31T00:47:10.057-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Recep Tayyip Erdoğan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='adnan menderes'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ekonomik büyüme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'>Takke düştü,kel göründü</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SdHKduyEHYI/AAAAAAAAAGQ/YMwaQsAt59Q/s1600-h/RTE.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SdHKduyEHYI/AAAAAAAAAGQ/YMwaQsAt59Q/s320/RTE.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319255247024299394" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sanayide %21 civarında bir düşüş yaşandı (TÜİK’in rakamlarına göre, ancak TÜİK’in ne kadar güvenilir olduğu tartışılır, zaten 2007 GSMH açıklanırken, yapılan revizyon sebebiyle biraz geç açıklanmıştı hatırlarsanız. O yapılan düzenlemeye de ‘’revizyon’’ dan ziyade ‘’aldatmaca ‘’ demeliyiz.) Yaşanan bu düşüşe de bizim sanayi bakanımızın yanıtı şu ‘’Bu rakamlar zaten bizim için beklenmedik rakamlar değil.’’ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani kriz teğet geçmişti? Böyle bir kara mizah olabilir mi arkadaşlar? Türkiye bu kadar adap, üslup bilmeyen, bu kadar siyasetten ekonomiye, hukuka, kültüre kadar , elini attığı her şeyi eline yüzüne bulaştıran bir iktidar gördü mü? Buna yakınını gördü aslında. Adnan Menderes iktidarı. O dönemde de, ‘’tek parti dönemi’’nde Osmanlı’nın bile kapatılan borçlarından, daha yüksek bir borç altına girilmişti. Marshall yardımları, IMF yardımları derken Türkiye tekrardan batı emperyalizminin, ekonomi yoluyla etkisi altına girmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani tek parti döneminde tüm borçları ödenen (bir tek İsmet İnönü’nün bir kibrit fabrikasından aldığı ufak çaplı borç vardır, bunun dışında Türkiye’nin 1 kuruş borcu yoktu) Türkiye, Adnan Menderes döneminde, tekrardan Osmanlı Devleti’nde Abdülaziz döneminde nasıl hazine İngiltere’nin eline geçtiyse, o zamanlarda da ABD’nin gelişmemiş ülkeleri kontrol mekanizması olan IMF ve Dünya Bankası’nın eline düşmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün AKP iktidarında ise, tüm cumhuriyet tarihi boyunca alınan borçlardan daha yüksek bir borç miktarı gözümüze çarpmaktadır. Özel sermaye, kamu borcu fark etmez. Sonuçta GSMH içersinde hepsi birdir ve bu borçlar TÜRKİYE’nin borçlarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SİSTEM NASIL ÇALIŞIYOR?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle çok kısaca sistemin, basın tarafından gösterilmeyen kısmına değinmek istiyorum. IMF ve Dünya Bankası , White Plan denilen , ikinci dünya savaşı sonrası kalkınma ve yeni ekonomik düzeni oturtmak için, görünüşte ikinci dünya savaşı’nda çöken ülkelere finansal yardım sağlamak amacıyla kuruldu. Ancak tıpkı uyuşturucu tüccarları gibi, bu finansal kaynaklarla ülkeleri kendilerine bağımlı hale getirdi batı emperyalizmi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sistemin görünmeyen şekli şu ki, önce bu tip kredi veren kuruluşlar aracılığıyla bir ülkeye borç verilir. Ancak bu verilen krediler de, batı sermayesinin o ülkedeki varlıklarına aktarılır. Aslında o borç , ihtiyacı olan ülkeye veriliyor kisvesi altında, batı şirketlerinin kasalarına girer. Ancak o ülkenin her bir bireyi de bu borç yükünün altına sokulur. Sonra tabi ki alınan o borçlar üretim sektörüne aktarılmadığı için de geri ödemesi yapılamaz ve söz konusu ülke daha da büyük bir borç sarmalına sarılır. Tıpkı Türkiye gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta da batı tarafından gelen, şu tip isteklerle karşılaşılır, ‘’Bize borcunuzu ödeyemiyorsunuz, o halde maden, petrol kaynaklarınızı ve şirketlerinizi özelleştirin, bize devredin.Bizim, askeri üslerinizi kullanmamıza izin verin, Afganistan’a, Irak’a asker yardımı yapın’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ülkeyi ele geçirmenin iki yolu vardır, biri silahla ötekisi parayla. Bugün yaşanan da tam olarak bu. Geçmişte de yaşanan, bundan farklı değildi. Osmanlı’nın çöküşünde de bu mekanizme görülmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıdan bakınca ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün neden büyük bir lider olduğunu daha iyi anlamaktayız, çünkü O’nun bu konuda , tam da bu nokta üzerinde bir sözü vardır:&lt;br /&gt;’’Kılıçla kazanılan zaferler, sabanla kaybedilir.’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİZ KİME İNANACAĞIZ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kabinenin Başbakanı ‘’Kriz bize teğet geçti.’’ Derken, Sanayi Bakanı ‘’Sanayideki %21’lik küçülme bize yabancı değil.’’ diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani ikisinin dediği tam zıttı. Sanayi bakanına göre, böyle bir şeyi hükümet zaten biliyordu.O halde öncelikle Başbakan yalan söyleyip halkı kandırmış. Bu noktada, şu soru akla geliyor: ‘’ Biliyordunuz da niçin önlem almadınız?’’ Bu soruya verecekleri ‘’dürüst’’ bir cevapları yoktur herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin bir diğer talihsizliği ise, özellikle ekonomi alanında ya fazla ‘’Serbest Piyasacı’’ ya da fazla ‘’İyimser’’ akademisyenlere sahip olmasıdır. Daha doğrusu, Tükriye’nin doğru düzgün akademisyenleri vardır ancak bunlar, sermayeni,n pek işine gelmediği için özgür olmayan basında yer almazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle olunca da, bu tip yalan söyleyen veya konuyu tam anlamıyla idrak edememiş ya da bildiklerini tam olarak söylemeyen ekonomistlerin, halka umut satıp, umut tacirliği yaptıklarını görüyoruz. Bu tip ekonomistleri, NTV’de program yaparken, ATV’nin ana haber bülteninde Üsküdar Balık Pazarı önünde ekonomiyi yorumlarken, Show TV’de Siyaset Meydanı gibi yüzeysel programlarda sıklıkla görürüz. Hepsi de krizden önce, alkış tutarken, kriz zamanı panik yok derler. Ancak baktığınız zaman da halka öğütlediklerinin aksini yaparak, halk deyimiyle malı götürürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye zaten sürekli bir küçülme içersindeydi. Bu konuyla ilgili görüşlerimi ‘’Fakirleştiren Büyüme Sonucu Teğet Geçmeyen Kriz’’ adlı yazımda daha detaylı bulabilirsiniz. Türkiye’de büyüyen sadece belli bir kısım ve ihracat yapan kısımdı. (onlar da kurun zamanında çok düşük olmasından dolayı kar edemiyorlardı, ancak üretim sonucu hesaplanan GSMH dolayısıyla büyüyor gözüküyorlardı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Türkiye’nin ihracat yaptıkları ülkelerde talep daralması yaşanınca, ihracatla elde edilen gelir kalemi de gitti. Böylece tam anlamıyla ‘’TAKKE DÜŞTÜ, KEL GÖRÜNDÜ’’ diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PEKİ NE YAPMALI?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Krizler, zayıf yönleri kadar fırsatları da içersinde bulundururlar. Şimdi madem kriz oldu, madem artık her şey dibe vuruyor, bu Türkiye için, sermayeyi tekrardan millileştirmek, sermaye üzerinde denetim kurmak, devlet eliyle değil ama yardımıyla, yeni bir sanayi ve teknoloji hamlesi yapmak için bulunmaz bir fırsattır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce Kemal Derviş yüzünden ilan edemediğimiz moratoryum , dolayısıyla erteleyemediğimiz borçları yeniden bir düzenleme içersine sokmalıyız. Yabancı sermayeden kesinlikle ama kesinlikle medet ummamalıyız. Unutmayalım ki, kendisine yardım edemeyene kimse yardım edemez.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-6692253342512418499?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/6692253342512418499/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=6692253342512418499' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/6692253342512418499'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/6692253342512418499'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2009/03/takke-dustukel-gorundu.html' title='Takke düştü,kel göründü'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SdHKduyEHYI/AAAAAAAAAGQ/YMwaQsAt59Q/s72-c/RTE.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-5417907445400238838</id><published>2009-03-31T00:40:00.000-07:00</published><updated>2009-03-31T00:42:03.669-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='seçim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='akp'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='2009'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dtp'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kentsel dönüşüm projesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='chp'/><title type='text'>Bir seçim neler gösterir?</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SdHJRxFNNFI/AAAAAAAAAGA/HI1yf9eIadA/s1600-h/ballot-box.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SdHJRxFNNFI/AAAAAAAAAGA/HI1yf9eIadA/s320/ballot-box.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5319253941971399762" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ülkemiz 29 mart 2009 günü bir diğer seçim hengamesini geride bıraktı. Seçimden geriye kalanlarsa sokaklardaki parti bayrakları, CHP-AKP arası demeç savaşları, izlenme oranları tavana vuran kanallar ve dikkate değer bir-iki değişiklik olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Istanbul’da beklenenin dışında tablolar oluştu. Sandıkların açılmasının tamamlanmasına kadar Kadir Topbaş ile Kemal Kılıçdaroğlu arasında gerçekten çekişmeli bir yarış geçti. Kazanan Topbaş oldu ancak gene de CHP’nin Istanbul’da topladığı oylar AKP’nin sarsıntı yaşamasına neden oldu. Çünkü %36.88 ile beklenmeyen bir oy oranına sahip olan Kemal Kılıçdaroğlu, AKP’nin İstanbul’da rehavete kapılmaması gerektiğini ortaya koydu. Üstelik yaklaşık 15 yıldır muhafazakar-kökten dinci kanadın İstanbul’daki yerel iktidarına rağmen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Istanbul’lu olarak gözüme takılan birkaç ilçenin seçim oranları ve nedenleri üzerinde durmak sonra da Türkiye geneli üzerine bir yorumda bulunmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Sarıyer, Beyoğlu ilçeleri ve CHP’nin Fatih’te elde ettiği oy oranı üzerinde durmak lazım geldiğini düşünmekteyim. Ekonomik kriz ve işsizlik AKP’nin yurt genelinde oyunu alçaltan bir faktör olmakla birlikte, yukarıda saydığım ilçelerde Sarıyer ve Beyoğlu’nun reyini CHP’den yana kullanması ve Fatih gibi muhafazakar bir semtte CHP’nin %29.44 lük bir oy oranı çıkarmasına yol açan en önemli faktör, kuşkusuz kentsel dönüşüm projesidir. Dolapdere, Tarlabaşı, Sulukule, Hisarüstü gibi semtlerin sakinlerinin, bu kentsel dönüşüm projesinden hoşnut olmadığı apaçık ortada. Ayrıca Kentsel Dönüşüm adı altında yıkılan pek çok tarihi eser ve AKP’nin gerek mensuplarına gerek çevresine rant sağladığı da, seçmenin gözünden kaçmamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer husus ise, Güneydoğu’da DTP’nin aldığı oy oranları. Bilindiği gibi , genel kamu oyu tarafından PKK adlı örgütün siyasi uzantısı olarak kabul edilen ayrılıkçı görüşe sahip ve Kürt milliyetçiliği üzerinden siyaset yapan bu partinin topladığı oy oranı, Türkiye’de taviz verildikçe ayrılıkçı fikirlerin ve bu çevrelere verilen desteğin arttığına dair mutlak bir izlenim vermektedir. Yani açılan Kürtçe TV, Kürtçe kurslar (talep yetersizliğinden kapanmasına rağmen) AKP’nin her fırsatta Kürt kökenli vatandaşlarımıza yakın davranma çabalarının, pek de bir işe yaramadığı gözükmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi ki bu duruma sebep olan etkenler de var. 2008 içersinde düzenlenen operasyonlar, başbakanın ağzından kaçırdığı ‘’Ya sev ya terk et’’ cümlesi. Başbakan zaten bir ‘’Alt kimlik-üst kimlik’’ söylemleri, bir ‘’Ya sev ya terk et’’ söylemleriyle birbirine uymayan iki uçta gidip gelerek tam bir tutarsızlık örneği sergilemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca bir diğer husus ise bu yükselen Kürt milliyetçiliğine karşı, yükselen Türk milliyetçiliği ve karşılıklı olarak tırmanan gerilimin tehlikeli bir durum arz etmesidir. MHP de 10 tane ilin belediye başkanlığını kazanarak bu durumun sağlamasını yapmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi ki bu bir yerel seçimdir. Genel seçim gibi salt ideolojik ve ekonomik sebeplere bağlanamaz ancak yine de, bu sebeplerin etkisi olduğu yadsınamaz. Kaldı ki ekonomik krizler, liberal görüşten sapmalara ve ya sosyalist ya da milliyetçi kanada doğru bir hareket başlatır. Türkiye, muhafazakar bir ülke olduğu ve sol tabanın fazla bulunmaması sebebiyle milliyetçi kanada doğru kaymaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki yıllarda ise ekonomik krizin de etkisiyle , Türkiye’den yavaş yavaş çekilecek olan AKP etkisinin Türkiye’de etnik, dinsel ve kültürel köken üzerinde oynadığı oyunlarla gerçekten gerilimli bir tablo bırakarak gideceğini düşünmekteyim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-5417907445400238838?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/5417907445400238838/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=5417907445400238838' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/5417907445400238838'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/5417907445400238838'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2009/03/bir-secim-neler-gosterir.html' title='Bir seçim neler gösterir?'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SdHJRxFNNFI/AAAAAAAAAGA/HI1yf9eIadA/s72-c/ballot-box.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-2619918376608133123</id><published>2009-03-01T11:14:00.000-08:00</published><updated>2009-03-01T12:05:34.581-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='deniz gökçe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='rektör'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='akademisyen'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aydın eleştiri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hıncal uluç'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kolpa'/><title type='text'>ANTİ-KOLPA BİRİNCİ BİLDİRGESİ</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/Sare-NtUhnI/AAAAAAAAAFw/euo7ttsoOZs/s1600-h/hincal_uluc03.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 200px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/Sare-NtUhnI/AAAAAAAAAFw/euo7ttsoOZs/s320/hincal_uluc03.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5308300271222556274" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşlar veya sevgili okurlarım (eğer okurlarım varsa…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzunca bir süredir yazamadım. Daha doğrusu yazdım, ama buraya değil. Yüreğime, bizi sevdiklerimize bağlayan laf anlamaz dalgalara yazdım… Yok be şaka, böyle bir cümle kurmam bile normalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, uzun lafın kısası bayadır www.serbestyazarlar.com  da Orkun Sevinç olarak yazıyorum. Zaten adım da bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak burayı da epeyce ihmal ettim, biliyorum. Yeniden yazmaya başlayacağım ancak bu yeni yazılarımın tarzı bir hayli değişik olacak. Daha tarzın ne olduğunu ben de bilmiyorum, birazcık kafama göre yazacağım artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde bulunduğumuz toplumda çokça kolpa insanlara rastlamaktayız. Kolpa sanatçılar, kolpa akademisyenler, rektörler, kolpa haber sunucuları, kolpa işadamları, kolpa yazarlar,aydınlar… Kısacası kolpa insanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolpa ne demek? Tam olarak ben de bilmiyorum. TDK’da bir anlamını bulamadım, olsaydı da koymazlardı zaten böyle bir kelimenin. Neyse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternetten biraz baktım, en düzgün ifade edilmiş şekli, bir amaca ulaşma için olağandışı davranma, rol yapma imiş. İtalyancada ‘’colpo’’ diye geçiyor oradan gelmiş herhalde argo sözlüğümüze.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani öyle değil de, sanki öyleymiş gibi. Öyle gibi değil gibi yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kolpa insanları her yerde görürüz. Belli başlı karakteristikleri de vardır. Bunlar sıralayalım isterseniz;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Aslında hiçbir şey ya da bir ceviz kabuğunu doldurmayacak kadar bildiği halde konuya tamamiyle hakim bir üstad gibi konuşurlar. &lt;br /&gt;- Asla yanıldıklarını kabul etmezler. Güncel kullanım eğilimi artış göstermiş kelimeleri kullanmaya gayret ederler ama yalan yanlış kullanırlar ve telaffuz bile edemezler.&lt;br /&gt;- Ne işe yaradıklarını kimse tam olarak bilmez ama gene de oradadırlar.&lt;br /&gt;- Tüm sanat dallarından, ekonomiye, siyasete, felsefeye, futbola  kadar hayatın analizini yapmaya çalışırlar. &lt;br /&gt;- Genellikle meslekleri köşe yazarlığıdır ancak tam olarak bir meslekleri yoktur. Bir de tanınmayan kolpalar var, bu tip insanların kolpa olduğunu zaten hemen herkes anlar.&lt;br /&gt;- Yeni yeni yetişmekte olan gençlere kötü örnek teşkil ederler.&lt;br /&gt;- Çoğunlukla özentidirler. Frankofondurlar. Küçük dağları onlar yaratmıştır.&lt;br /&gt;- Son olarak da Cem Karaca’nın şarkısındaki gibi Yarım Porsiyon bir aydınlığa sahiptirler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diye uzar gider. Sizin de belirlediğiniz özellikleri varsa, yorum olarak yazabilirsiniz. Ben hayatımda rektöründen profesörüne kadar bu tip kolpa insanları gördüm. Ekonomik krizlerin falan çıkış nedeni de bu kolpa insanlar aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne tür bir bağlantı kurduğumu merak ediyorsanız anlatayım;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu insanlar genelde eli ekmek tutmadığı, doğru düzgün bir şeyler üretemedikleri için, kolpacılıkla edindikleri veya babadan miras kalmış çevrelerinin sayesinde edindikleri torpillerle toplumda belli başlı yerlere gelirler. Çoğunlukla toplumun cehaleti ve yozlaşmışlığı sayesinde de bir ün kazanırlar. Sonra bu geldikleri toplumsal statülerle bir şekilde bir yerleri, dolayısyle toplumsal hayatı, ekonomii ve siyaseti yönetme gücü de kazanırlar. Kolpa yöneticiler, kolpa merkez bankası başkanları, kolpa başbakanlar veya devlet başkanları. Bu insanlar kolpa oldukları için de konuya tam olarak hakim değildirler , meritokratik bir sistemden elenerek geçmedikleri, torpil sayesinde zank diye o koltuğa oturdukları için de, bu saydığım konuların gerektirdiği fonksiyonları yerine getiremezler, süreci yönetemezler. Çünkü konuyu tam olarak onlar da bilmemektedirler.Böylelikle krizler çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Entelektüel kişilerin sorularından sıkılıp sürekli demagoji  yaparlar hele entelektüel gençlerin sorularına ve onlarla tartışmaya hiç gelemezler, tıkandıkları yerde , edinilmiş statülerinin verdiği ağırlıkla onları ezmeye çalışırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eminim bu kolpa insanların davranışlarının sonucu olarak haksızlığa uğramış pek çok kişi vardır, bu yazıyı okuyanlar ve okumayanlar arasında. O halde;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜM KOLPACI MAĞDURLARI, BİRLEŞİN!!!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-2619918376608133123?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/2619918376608133123/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=2619918376608133123' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/2619918376608133123'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/2619918376608133123'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2009/03/anti-kolpa-birinci-bildirgesi.html' title='ANTİ-KOLPA BİRİNCİ BİLDİRGESİ'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/Sare-NtUhnI/AAAAAAAAAFw/euo7ttsoOZs/s72-c/hincal_uluc03.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-1671535705470395490</id><published>2008-12-14T03:29:00.000-08:00</published><updated>2008-12-14T03:30:40.882-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SUTuVIThRQI/AAAAAAAAAFU/YYA1IQ6w870/s1600-h/070126449.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 224px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SUTuVIThRQI/AAAAAAAAAFU/YYA1IQ6w870/s320/070126449.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5279606709959083266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Son bir haftadır Yunanistan’da çıkan olayları hepimiz biliyoruz. Türkiye’den takip ettiğimiz kadarıyla olay şu ‘’15 yaşındaki Alexandros’un öldürülmesine halk isyan etti ve dükkanları yağmalamaya başladı’’ &lt;br /&gt;Tabi ki Türk medyasının yansıttığı, kısıtlı bir bilgi bu. Yunanistan’daki hareket bununla sınırlı değil. Yunanlıların olaya bakışının odağında aslında hükümet var. Hükümetin, tüm devlet şirketlerini sattığı, işsizliğe yol açtığı ve krize karşı ülkeyi savunmasız bıraktığı, bu etkilerine rağmen de halktan gelen tepkileri silah zoruyla bastırmaya çalıştığı inancındalar.&lt;br /&gt;Son derece geniş bir sosyal tabanı bulunan, örgütlü bir faaliyet. Sınıflararası bir çatışmaya dönüşmeye başladı bile. Dükkanların yağmalanmasının sebebi de bu zaten.&lt;br /&gt;Sermaye sahiplerinin dükkanlarının yağmalanması ve devlet otoritesine karşı başkaldırının izdüşümleri birbiriyle kesişmektedir.&lt;br /&gt;Yiyecek krizi, yerel örgütlenmeler ve patlama, sosyal huzursuzluğa yol açar. Savaş(veya şiddet olayları), zayıf yapılanma ve ekonomik kriz de  devletsel bir huzursuzluğa sebebiyet verir. &lt;br /&gt;Bu ikisi birleştiği zaman da sonuç devrimdir. Yunanistan’ın kısmen bu şartları sağladığı gözükmektedir.&lt;br /&gt;Yunanistan’da ayaklananlar ezilen kesimle, ezilmeyen ancak şartların daha iyi bir şekilde oluşturulabileceğine inanan entelektüel sol görüşlü kesimdir.&lt;br /&gt;Yani olay geniş çağlı bir sosyal patlamadır. Zaten yapılan grevler de bunun bir göstergesidir. Olayların durdurulması ancak iki şekliyle gerçekleşebilir. Ya hükümet istifa edecek, ya da sıkıyönetim ve ordu yardımıyla 1980’de ABD’nin uzantısı bir cuntanın yaptığını yapacak.&lt;br /&gt;Anarşistler, Anarko-Komünistler, Sosyalistler, Komünistler, İsyancılar, solcular… Ne ad verirseniz verin 1968’lerde yaşananların bir benzerinin yaşandığını düşünmekteyim.&lt;br /&gt;Dilerim ki bu hareket bütün dünyaya yayılır. Savaşa para bulanlar, lüks villalarda yaşamaya para bulanlar, bankaların sermayelerini kurtarmaya para bulanlar, işlerinden atılan, açlıkla mücadele eden, geçim sıkıntısı çeken, ömürleri boyunca rahat yüzü görmeyen insanlara para bulamadıkça, dilerim ki bu mücadele devam etsin. &lt;br /&gt;Artık polis terörüne dur denilmeli. 1 Mayıs’ta yaşananlar, işkence ölümleri… Türk halkının muhafazakar yapısı , eğitim seviyesinin düşüklüğü, apolitikliği ve huzurdan yana olması, hakkını aramasını engellemektedir. Türkiye’de hiçbir zaman bir halk hareketi  tabandan gerçekleşememiştir. Kurtuluş Savaşı’nda bile Atatürk’ün ve Kuvayı Milliye’cilerin çabası olmasaydı, o rezil durumdayken  kimsenin pek bir şey yapacağı yoktu. Çünkü bu halk gerçekten yorgun, beyni yıkanmış, yenilgiye alıştırılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dilerim ki her şey daha iyi olur, söyleyecek pek fazla bir şey yok.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-1671535705470395490?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/1671535705470395490/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=1671535705470395490' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/1671535705470395490'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/1671535705470395490'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/12/son-bir-haftadr-yunanistanda-kan.html' title=''/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SUTuVIThRQI/AAAAAAAAAFU/YYA1IQ6w870/s72-c/070126449.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-1412906068066303382</id><published>2008-11-30T09:23:00.000-08:00</published><updated>2008-11-30T09:25:39.959-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='serdar turgut'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='montaigne'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aydın eleştiri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><title type='text'>MONTAIGNE ve SERDAR TURGUT</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/STLMgeHA5YI/AAAAAAAAAFM/H-copIenUfk/s1600-h/montaigne.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 230px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/STLMgeHA5YI/AAAAAAAAAFM/H-copIenUfk/s320/montaigne.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274502971814634882" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bugün Akşam gazetesini karıştırırken, orta sayfalarda bir yerlerde, Serdar Turgut adlı yazarın köşesine gözüm takıldı. Normalde bu yazarı (sözüm ona) hiç okumamıştım. –Zaten gazetesini de okumam, sabah peder bey o gazeteyi almış, sıkıntıdan ben de göz gezdirmiştim. Köşesinde de Montaigne’in resmini görünce merak edip şöyle baştan sonra bir okudum.&lt;br /&gt;    Birkaç defa televizyonda görüp, fikirlerini basit kendisini de pek bir işe yaramaz bulmuştum zira. Bugün ki yazısını okuyunca da, zihnimde oluşturduğum bu yargıda ne kadar isabetli olduğumu anladım.&lt;br /&gt;     Yazısını okuduğumda çok keyiflendim. Ünlü Türk düşünürlerinden Serdar Bey, inanılmaz bir şey yapmıştı. Kendisini Montaigne’e benzetmişti. Gerçekten bu durum içimde kopan kahkahaların dışarıya hafif bir tebessüm olarak yansımasına yol açtı. Montaigne ve Serdar Turgut. Hakkını yemeyelim tabi ki, Serdar Bey de, en az Montaigne’in sahip olduğu kadar dehaya sahip, içinde bulunduğu toplumun yapısını ve eğilimlerini çok iyi tahlil eden ve çok önemli felsefi sorulara(!) cevap arayan bir yazardı.&lt;br /&gt;     Şöyle bir benzetme yapıyor Serdar Bey yazısında. Efendim, bazı ciddi gündem yazarları (kimlerse artık onlar bilemiyoruz) Serdar Turgut’u  ‘’Penis yazarı’’ diye eleştiriyorlarmış, gayri ciddi konular hakkında yazdığı için, siyaset yazmadığı için kendisine belden aşağı vuruyorlarmış.&lt;br /&gt;     Halbuki yaşam sadece siyaseti içermezmiş. Mesela Montaigne de insanın gaz çıkarması hakkında yazmışmış, demek ki ille de ciddi konular hakkında yazmak gerekmiyormuş.&lt;br /&gt;    Kendisini bu üstün tahlil yeteneğinden ötürü kutlamak gerek. Ayrıca Serdar Turgut’la Montaigne arasındaki benzerlik hususunda  cevaz vermemiz gerekliliğini ayriyeten vurgulamak  istiyorum.&lt;br /&gt;     Ayrıca deneme türü de, ortaya çıktığından beridir, ikiye ayrılırmış. Ciddi konular ve gayri ciddi konuları ele alan denemeler diye. Daha önce duyulmamış böyle bir hadiseyi bize öğrettiği için de Serdar Turgut’a Türk halkı yürekten bir teşekkür borçludur. &lt;br /&gt;    Hatta ciddi yazanlar bir ekol, gayri ciddi yazanlar bir başka ekol haline bile gelmişler. Daha önce kimsenin yapamadığı bu edebiyat tarihi analizini, sadece bizim Serdar Bey yapmış. Nobel’e aday gösterilmeli bence. (O da ne kadar fiyasko bir ödülse. Sartre’ın almaya tenezzül etmediği bir ödül. Ancak bizim Orhan Pamuk gibi dahi aydınlarımız gider o ödülü almaya, bir de güzel Türkçeleriyle metinlerini okurlar. --Ek bir bilgi, ‘’NOBEL EKONOMİ ÖDÜLÜ’’ diye bir ödül yoktur. Nedense aydınından işçisine kadar pek çok kişi böyle bir ödül olduğunu sanmaktadır. Bahsi geçen ödülün gerçek hüviyeti ‘’İsveç Merkez Bankası’nın ekonomi alanında Nobel onuruna verdiği ödül’’dür.--)&lt;br /&gt;     Kendisinin üstün bir tahlil yeteneği olduğundan, Montaigne’in Serdar Bey’e göre gayri ciddi söz konusu  yazısında, gaz çıkarmadan yola çıkarak aslında insanın yapısına ve doğayla uyumundaki dizayna dair düşüncelerini dile getirdiği, buradan da varoluşa yönelik fikirlerini beyan ettiğini belirtmek zahmetinde bulunmamış.&lt;br /&gt;     Velhasıl Serdar Turgut’un gayriciddi dediği konu, aslında varoluş hakkında yazılmış bir yazıdır. Varoluş meselesi de ne kadar gayriciddi  yorumunu bu yazıyı okuyanlara bırakıyorum.&lt;br /&gt;     Binaenaleyh, Serdar Turgut, böylelikle Montaigne’le arasında çok mühim bir benzerliği göstermektedir bize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;     Yazısında gördüğüm bir başka değinilmesi gereken husus da, Serdar Bey’i takmayan yazarlar. Sözüm ona bu yazarlar, eleştirdikleri Serdar Turgut’un karşısına çıkmaya çekiniyorlarmış. Serdar Bey diyormuş ki, ‘’Gelin 1 saat süreyle yazı yazalım, sonra kararı jüriye bırakalım bakalım kim daha güzel yazı yazmış.’’ Ancak bu yazarlardan, Serdar Bey’in bu çağrısına karşılık ses seda çıkmamış.&lt;br /&gt;    Buna hiç gerek yok Serdar Bey. Bence tek kale maç turnuvası yapın, kazanan yılın yazarı olsun. Acaba Serdar Turgut’un bahsettiği yazarlar, sakın onu kale almıyor olmasınlar? Hey gidi terbiyesizler.&lt;br /&gt;    Serdar Turgut’u, Emre Aköz eleştirmiş bi de. Emre Aköz de bildiğiniz üzere, bir diğer önemli düşünürlerimizdendir. Zaten Serdar Turgut’un dengi de ancak, Emre Aköz gibi oturmasını kalkmasını bilmeyen, canlı yayında bacak bacak üstüne atıp, ağzını yaya yaya konuşan bir hanzodur. &lt;br /&gt;     Bence Serdar Turgut’la Emre Aköz canlı yayında birbirlerine laf koyma yarışması yapsınlar. En adil yarışma bu olurdu. Çiçek Abbas’la Şakir Ağabey’sinin yaptığı gibi tıpkı.&lt;br /&gt;    Durum böyle olunca da Serdar Turgut’un ‘’Penis’’ hakkında yazdığı yazı eminim ki, &lt;br /&gt;-Benim penisim senin penisinden uzundur, canlı yayında ölçtürelim kararı jüriye bırakalım!&lt;br /&gt;Seviyesinden daha yukarı çıkamamıştır . (Yazısını okumadığım için, sadece tahmin yürütüyorum.)&lt;br /&gt;    Sözün kısası, gazetelerde böyle yazarları gördükçe, Türkiye’nin niçin dünyanın bu kadar gerisinde kaldığını anlamak, hiç de zor değildir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-1412906068066303382?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/1412906068066303382/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=1412906068066303382' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/1412906068066303382'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/1412906068066303382'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/11/montaigne-ve-serdar-turgut.html' title='MONTAIGNE ve SERDAR TURGUT'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/STLMgeHA5YI/AAAAAAAAAFM/H-copIenUfk/s72-c/montaigne.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-4097056093904995148</id><published>2008-10-31T06:49:00.000-07:00</published><updated>2008-10-31T12:04:58.928-07:00</updated><title type='text'>Rondo Senfoni</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SQsODhzYioI/AAAAAAAAAFE/rfJ3zamrJrA/s1600-h/230859.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SQsODhzYioI/AAAAAAAAAFE/rfJ3zamrJrA/s320/230859.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5263316043288840834" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir duman çıktı önce,&lt;br /&gt;Yokken daha toprak ortada&lt;br /&gt;Ve saçıldı evrenin sırları ortaya.&lt;br /&gt;Sırlar belirledi sınırları,&lt;br /&gt;Ne denizler vardı ne dönence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra iki yağmur tanesi düştü toprağa.&lt;br /&gt;Töz belirledi kaderlerini.&lt;br /&gt;İki yağmur tanesi önce dere oldu.&lt;br /&gt;Sonra ırmak,&lt;br /&gt;Irmak göle dönüştü, göl de denize.&lt;br /&gt;Binlerce şey yazıldı haklarında;&lt;br /&gt;Oysa kimse bir şey bilmiyordu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlamaya çalıştık sırları göğe bakarak.&lt;br /&gt;Kimi zaman dalarak içimize...&lt;br /&gt;Bildiğimiz tek şey hiçbir şey bilmediğimizdi!&lt;br /&gt;Işığını takip ettik apriorinin,&lt;br /&gt;Kurtulmanın umuduyla.&lt;br /&gt;Kimi zaman ayrı tuttuk tinle şekli,&lt;br /&gt;Birleştirdik kimi zaman.&lt;br /&gt;Yap boz misali...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardılları  denizin, reddettiler bu dünyayı!&lt;br /&gt;Önce şehirleri gezen bilgeler vardı.&lt;br /&gt;Onları, bilgeleri anlatan bilginler,&lt;br /&gt;Bilginleri şehirlerden çıkmayan tiranlar izledi;&lt;br /&gt;Tözün ışığını ellerinde tutan.&lt;br /&gt;Nasıl bilebilirdik bizden çok önce olanı,&lt;br /&gt;Olacağı bilemeyeceğimiz gibi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bin yıl yaşadı insanoğlu bu karanlıkta.&lt;br /&gt;Duman unutuldu, gökteki sır sayfalara indirgendi.&lt;br /&gt;Kimse sorgulamadı,&lt;br /&gt;Ta ki dönmeye başlayana kadar dünya tekrardan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırladılar doğayı, bilimi ve aklı.&lt;br /&gt;Birbirlerini öldürdüler çıkarları uğruna.&lt;br /&gt;Hem kendilerini yücelttiler,&lt;br /&gt;Başkalarını aşağıladılar hem de.&lt;br /&gt;Kılıçlarının ucunda dönmeye başladı dünya!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tinle şekil gene ayrıldı.&lt;br /&gt;Belirgin bir biçimde hem de!&lt;br /&gt;Dünya hatırlandı, töz unutuldu!&lt;br /&gt;İnsanlık kıvranmaya başlamıştı artık,&lt;br /&gt;İyiyle kötünün savaşında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimisi kendini yaratana tapmaya başladı,&lt;br /&gt;Kendi yarattığına kimisiyse.&lt;br /&gt;Kontrolden çıkmıştı her şey!&lt;br /&gt;Işığında apriorinin ,&lt;br /&gt;Ve rehberliğinde bilginlerin... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşkı hatırladılar,&lt;br /&gt;Birkaç yüzyıl sonra unutacakları aşkı.&lt;br /&gt;Karanlık, gizemli, ezoterik ,çekici geliyordu onlara.&lt;br /&gt;Çırpınışları onları batırıyor ve çıkarıyordu sürekli!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilginlerle bilgeler çarpışmaya başladı ardından.&lt;br /&gt;İki tarafın da silahları güçlüydü.&lt;br /&gt;Acımasızdı iki taraf ta.&lt;br /&gt;Kimin iyi, kimin kötü olduğu bilinmiyordu ama,&lt;br /&gt;İnsanoğluna oluyordu olanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dumanı hatırladılar bu arada,&lt;br /&gt;Şehirleri duman kapladı!&lt;br /&gt;Yer ve gök onların kontrolünde sandılar.&lt;br /&gt;Ve başkaldırdılar.&lt;br /&gt;Kimisine göre cesurca,&lt;br /&gt;Nankörce kimisine göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu destansı ve gıpta edilecek kadar basit hikayede,&lt;br /&gt;Kimleri gördü dünya,&lt;br /&gt;Ve dünyayı kimler gördü ama,&lt;br /&gt;Hepsi göçtü.&lt;br /&gt;İyisi, kötüsü, gerçekçisi ve romantiği,&lt;br /&gt;Hepsi gittiler ardından miraslarını bırakarak,&lt;br /&gt;Deneyimlediklerine akıl sır erdiremeden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve insanlık birbirine girdi!&lt;br /&gt;Tekrardan kandırılmaya başlandı insanlık!&lt;br /&gt;Kendisinden başkasını düşünmez oldu kimse!&lt;br /&gt;Bilinenlerin hepsinden şüphe edilmeye başlandı,&lt;br /&gt;Bilindikten sonra şüphe edilenler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dünya kimleri gördü,&lt;br /&gt;Kimler gördü bu dünyayı...&lt;br /&gt;Önemi kaybolur hepsinin,&lt;br /&gt;Aydınlıkla karanlığın uyumlu savaşımında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devam edecek bu devinim böyle,&lt;br /&gt;Küçük ve büyük evren yok olana kadar.&lt;br /&gt;Gelene kadar adalet günü...&lt;br /&gt;Geldiğinde şükredeceğiz ve korkacağız bir yandan,&lt;br /&gt;Çünkü ancak o zaman anlamış olacağız,&lt;br /&gt;Gerçeği!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-4097056093904995148?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/4097056093904995148/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=4097056093904995148' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/4097056093904995148'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/4097056093904995148'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/10/rondo-senfoni.html' title='Rondo Senfoni'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SQsODhzYioI/AAAAAAAAAFE/rfJ3zamrJrA/s72-c/230859.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-7680449802204663193</id><published>2008-10-16T15:54:00.000-07:00</published><updated>2008-10-16T16:03:52.227-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kritisizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Post-Modernizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aşk felsefesi'/><title type='text'>İnsan Üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SPfGwSvmhBI/AAAAAAAAAE8/L9tcuF23rbo/s1600-h/donkey_hn4706.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SPfGwSvmhBI/AAAAAAAAAE8/L9tcuF23rbo/s320/donkey_hn4706.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5257889622945858578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İnsan düşünen bir hayvandır, insanları tanıdıkça hayvanlara saygı duyuyorum.&lt;br /&gt;Aristoteles&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir uçağı arabadan farklı kılan şey nedir? Yani neden arabaya araba, uçağa uçak diyoruz? Neden ikisine de araba demiyoruz? Tam olarak hangi noktada ayrılmaktadırlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir karşılaştırma yapalım ikisi arasında. İkisinin de tekerlekleri var. O halde tekerleği olması uçağı uçak yapmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisinin de pencereleri var, ikisi de karada gidebiliyor. Ancak uçak uçaktır, araba da arabadır. Neden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uçağın kanatları vardır ama arabanın kanatları yoktur çünkü. Bu yüzden mi? Peki bir arabaya kanat eklersek, o uçak mı olur? Hayır tabiî ki, kanatlı bir araba olur sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözün kısası, uçakla araba işlevleri yönünden birbirlerinden tam olarak ayrılabilirler. Yani uçaklar uçabilir, ama arabalar uçamaz. Bu yüzden bir uçak , bir arabadan farklıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki işlev yönünden aynı olan iki nesneyi ele alalım şimdi de. Uçak ve helikopter. İkisi de uçabilmektedir, peki bu ikisi tam olarak hangi noktada ayrılmaktadır?  İkisinin de pervanesi, kanadı kuyruğu var. Peki neden uçağa uçak diyoruz da, helikoptere uçak demiyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada da işlevlerinin nitelikleri ölçüsünde birbirlerinden ayrılmaktadır. Evet ikisi de uçar, ama uçaklar helikopterlerden daha hızlı uçar, daha çok yolcu ya da yük taşıyabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de nesneleri iyice birbirine yaklaştırıp işimizi zorlaştıralım. Bir jet uçağı ile planör arasındaki fark nedir? Burada da gene aynı mantıkla düşününce kolayca, jet uçağının daha hızlı uçması, planörün daha yavaş uçması sonucuna varırız. Jet uçağını planörden daha değerli yapan şey de budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;                                                                  ***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aristoteles canlıları sınıflarken, varlıklarda değişmeyen özellikleri, özlerine ilişkin yapısal esasları baz alarak onları ayırmıştı. Daha önce ‘’Şehir ve Elitler Üzerine’’ adlı yazımda buna daha  detaylı değinmiştim. Sonuç olarak, insanlarla hayvanların ayrıldıkları nokta insanın düşünebiliyor olmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki o halde uçaklar nasıl arabalardan uçma özellikleri sayesinde ayrılıyorsa, insanlar da hayvanlardan düşünebilme yetenekleri sayesinde ayrılabilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Aristoteles bilimin görece ilkel olduğu bir dönemde yaşadığı için bir noktayı atlamıştı. Bugün hayvanların da düşünebildiklerini, kendi zihinlerinin, insanlar gibi olmasa da çalıştıklarını ve kendilerine ait bir bilinç oluşturduklarını biliyoruz. Hayvan da insan da düşünebilmektedir. Ancak bu düşünme işlevinin niteliği tıpkı uçakla helikopteri ayırdığı gibi, insanla hayvanı ayırabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve insanlar…Her insanın bu düşünme işlevi aynı boyutta mıdır? Eğer ki işlevsel nitelikleri penceresinden bakacak olursak, insanların sınıflandırılması bu şekilde yapılabilir ancak. Nasıl ki uçma işlevinin niteliği bakımından , jet uçağıyla planör arasında keskin bir ayrım yapabiliyorsak, bu ayrımı insanlarla arasında da yapabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani uçmak gibi, düşünmenin de niteliği değişmektedir. Etkin düşünmek, daha çok düşünmek, yaratıcı düşünmek… Bunların hepsinin sonucunda ise bilince varırız. Bir insanı diğer bir insandan daha değerli kılan şey de işte budur. İnsanlar arasındaki düşünme niteliğini farklılığını ise esas olarak üç faktör oluşturur. Bilgi seviyesi ve düşünebilme kapasitesi ve bu potansiyellerini ahlaki olarak kullanabilme becerisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aritmetik olarak bu özelliklerin toplamı, bir insanı diğer bir insandan daha değerli kılar. Yani para, mal mülk, statü gibi şeyler bir insanı diğer bir insandan üstün kılamaz. Daha anlaşılır olması için şöyle bir karşılaştırma yapabiliriz: &lt;br /&gt;Bir eşeğin altın bir semeri olsa, bu belki bir insanın üzerindeki kıyafetlerin maddi değerinden daha yüksek bir pahaya ulaşabilir. Yani maddi açıdan çok değerli bir eşek olur  ama sadece bu kadar. Bu eşeği insandan daha üstün kılmaz. &lt;br /&gt;Çünkü eşeğin bilgi birikimi yoktur, düşünebilme kapasitesi son derece kıttır ve çok kısıtlı potansiyelini de ahlaki olarak kullanamaz. Sadece altın bir semerle dolaşır, otlar, ihtiyaçlarını giderir. Yani hepimizin bildiği üzere, eşeğe altın semer de vursanız eşek yine eşektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı şekilde bir insanın kıyafetlerinin çeşitli markalardan oluşması, statüsü, daha fazla mülke sahip olması veya cebinde daha fazla para taşıması, onu başka insanlardan üstün kılamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok fakir ancak çok bilgili , düşünsel anlamda çok gelişmiş ve bu özelliklerini ahlaki bir şekilde kullanan kimseler; bilgi birikimi kıt bu ölçüde düşünebilme kapasitesi sınırlı ve sonuç olarak da bu özelliklerini (kıt ta olsa) kullanmayan birisinden daha değerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek budur ve yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. Post-modern çağla birlikte de zaten insanların bu yöne doğru eğilimleri başlamıştır yavaş yavaş. Tibet’teki Budist rahipleri, Anadolu tasavvufçularını, Avrupa filozoflarını ele alırsak, demek istediğim durum zaten apaçık gözükecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak maalesef hala genel itibariyle insanlık (bu oluşturulan sistem sonucudur çünkü kapitalizmde esas olan şey, parasal zenginliktir) hayatlarını bu gerçek olmayan yol üzerinde şekillendirmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü insanlık yukarıda bahsettiğim sınıflandırmayı yapamamaktadır. Çünkü bir şekilde bu maddi güç, kendine bir sistem yaratarak diğer insanları hegamonyası altına almaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, bu gene de önemli değildir. Gelip geçici bir durumdur. Çünkü 20. yüzyılın ilk yarısında dünyanın en zengin adamının kim olduğunu kimse bilmemektedir ancak Einstein’ın ismi herkesçe bilinmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-7680449802204663193?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/7680449802204663193/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=7680449802204663193' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/7680449802204663193'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/7680449802204663193'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/10/insan-zerine.html' title='İnsan Üzerine'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SPfGwSvmhBI/AAAAAAAAAE8/L9tcuF23rbo/s72-c/donkey_hn4706.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-8638606219742466888</id><published>2008-09-24T09:18:00.000-07:00</published><updated>2008-09-24T09:24:20.828-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yolsuzluk'/><title type='text'>Değişen ne?</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SNppr7dQveI/AAAAAAAAAE0/iN8uUwsxo6U/s1600-h/01AwcAX0v3j50AAAABAAAAAAAAAAA_.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SNppr7dQveI/AAAAAAAAAE0/iN8uUwsxo6U/s320/01AwcAX0v3j50AAAABAAAAAAAAAAA_.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5249624519069449698" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Şeref ve Cesaret. Son yıllarda Türkiye'de pek gözükmeyen iki kavram.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemal Kılıçdaroğlu, CHP grup başkanvekili. Mali hesap uzmanı. Aynı zamanda TBMM Yolsuzlukları Araştırma Komisyonu Başkanı  3-4 senedir, takip ettiğim bir isim. Kanaltürk’te  ‘’Yolsuzluk ve Yoksulluk’’ adlı programda hemen hemen her hafta çıkıp, belgelerle AKP’nin ve yakın çevresinin yaptığı yolsuzlukları zaten ortaya koymaktaydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ne oldu da bu kadar popüler oldu? Şimdi yükselen bir trend ve sembol haline geldi? Aslında onun açısından hiçbir şey yok. Takdir ettiğim, şerefli bir insan ve her şerefli insan gibi, dürüstçe namusuyla yapması gereken işi yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişen şey, Aydın Doğan’la Recep Tayip Erdoğan’ın ilişkisi. Esasen baktığımızda, Kemal Kılıçdaroğlu’nu bu kadar ünlü yapan faktör, budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurum olarak AKP’nin, isim olarak başta renkli ve sempatik kişilik(!) maliye bakanımız Kemal Unakıtan’ın, varoşların bıçkın delikanlısı başbakanımız Recep Tayip Erdoğan’ın ve türevlerinin zaten dolu yolsuzluk dosyası olduğu biliniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz Feneri dosyası diğer yapılan bu yolsuzluklardan çok daha mı önemli? 2005 yılında Erdoğan Sochi’de  Putin ile buluşmuş ve kapalı kapılar ardında yapılan görüşmeyi müteakiben bir haber çıkmıştı ortaya. Gene Kemal Kılıçdaroğlu açıklamıştı. Bundan 3 yıl önce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdoğan-Putin görüşmesinin ardından yapılan anlaşmaya göre, Rusya’dan doğalgaz alacaktık, doğalgazı almasak bile parasını ödeyecektik. Bu zararın birinci kısmı. İkinci kısmı ise dağıtımını Erdoğan’a yakın bir ismin şirketi yapacaktı. İhale açılmamıştı doğalgazın dağıtımı ile ilgili konuda. Zaten bu dosyada pek çok yolsuzluk olayı mevcuttu. Daha da detaya inmeye gerek yok, 3 yıl öncesinin bir yolsuzluk dosyası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyeceğim şu ki, nitelik ve nicelik bakımından Türk halkını, Deniz Feneri skandalından katbe kat daha büyük zarara uğratmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak ne Hürriyet’te ne Kanal D’de ne de Milliyet’le buna ilişkin bir haber göremedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolsuzluğu çıkartan aynı isim, Kemal Kılıçdaroğlu. Olay, nitel ve nicel olarak daha büyük üstelik işin jeo-stratejik ve ekonomik boyutu da mevcut. Basit bir yolsuzluk olayı değil. Ancak hiç yankı uyandırmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, gayri meşru bir çocuk olan Aydın Doğan ile uzatmalı sevgilisi Recep Tayip Erdoğan’ın ilişkilerinin bozulması, cicim aylarının geçmesi ve aralarındaki gerinlik, iktidar-medya ekseninde ne denli kirli olayların döndüğüne işaret etmektedir, görebilene.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani, Recep Tayip Erdoğan işe giderken Aydın Doğan’a para bırakmadı diye , Kemal Kılıçdaroğlu  ünlü oldu. Yani, Olay kişisel çıkar ilişkisi. Araları bozuldu diye, Aydın Doğan’ın RTE’yi halka ispiyonlamasından başka bir şey yok. Yani, karnı tok sırtı pek olanlar, gözlerini bürüyen para hırslarıyla birbirlerini dişlerlerken, olan gene güçsüz ve fakir halka olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak biz gene işimizi gücümüzü bırakıp, gelip geçici şeylere ehemmiyet gösteriyoruz. Bizi namus, şeref, onur, haysiyet, ar, hak vb. gibi kavramlar ilgilendirmiyor. Bizi ilgilendirenler sadece derbi müsabakaları, sosyetik düğünler, moda , magazin gibi eften püften, bir bardağı doldurmayacak şeyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk milleti çalışkandı hani? Türk milleti çalışmıyor, paradan para kazanıyor, faizcilik yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk milleti zekiydi hani? Bütün bunlar olurken enayi gibi hakkını yedirene ne zamandan beri zeki deniliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk milletinin karakteri yüksektir!!! Bari Atatürk’ü yalancı çıkarmayın. Türk halkı(!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsyan etmemek elde mi? Bu duruma hiçbir şey yapamasa bile içten içe isyan etmeyene insan demek mümkün mü? Her şeyi bırakıp, lanet olsun deyip bu ülkeyi terk edesi gelmiyor mu insanın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelmiyorsa eğer, ben o insana insan diyemem!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-8638606219742466888?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/8638606219742466888/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=8638606219742466888' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/8638606219742466888'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/8638606219742466888'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/09/deien-ne.html' title='Değişen ne?'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SNppr7dQveI/AAAAAAAAAE0/iN8uUwsxo6U/s72-c/01AwcAX0v3j50AAAABAAAAAAAAAAA_.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-4946077391924053701</id><published>2008-09-17T01:01:00.000-07:00</published><updated>2008-09-17T01:04:29.282-07:00</updated><title type='text'>Sistem Değişiyor - Kapitalizmin Dİyalektiği Üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SNC56QY-clI/AAAAAAAAAEs/z8km3GPED5Q/s1600-h/530.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SNC56QY-clI/AAAAAAAAAEs/z8km3GPED5Q/s320/530.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5246897976369902162" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1873- 1914    1914-1929  1929-1978   1978 – 20??&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki rakamlar kapitalizmin diyalektik sürecine aittir. Yani şu demek oluyor ki, yaklaşık her 25-30 yılda bir kapitalizm iki uç nokta arasında devinim geçirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin 4 süreci olan;&lt;br /&gt;Yeniden yapılanma&lt;br /&gt;Refah&lt;br /&gt;Resesyon (Durgunluk)&lt;br /&gt;Depresyon (Çöküntü)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süreçlerinin yaşanması ve son bulması kapitalizmin yapısı gereği 25-30 yıl içerisinde olmaktadır. Tabi ki bu süreçleri yavaşlatan veya hızlandıran, sosyal ya da siyasi faktörler de bulunmaktadır işin içerisinde ancak genel anlamda bir bakış atıldığı zaman,  durumun bu olduğu kolayca görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu diyalektik süreçte , dünya ekonomisini yöneten aktörlerin de kararlarında iki yönlü değişiklikler gözükmektedir. Yukarıda yer alan yılların birincileri kriz (depresyon) ve ardından yaşanan  diğer 3 süreç, ikincileri ise ikinci bir kriz ve sistem değişikliği yıllarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca bahsedecek olursak, 1873 büyük buhranı (bugün ABD’de yaşanan bankacılık krizinde –birkaç ay öncesine kadar resesyon(durgunluk) denirken artık bugün tüm ekonomi programlarında ‘’kriz’’ olarak bahsedilmektedir ki, daha önceki yazılarımda da, böyle olacağından bahsetmekteydim- yaşananlarla büyük benzerlik göstermektedir) sonucunda sermayenin paylaşım savaşında 1. Dünya Savaşı çıkmış, ardından da yaşanan çalkantılı dönem sonucu 1929 krizi çıkmış ve dünyada ekonomik açıdan büyük bir sistematik değişim yaşanmıştı. Daha sonrasında da bu süreci etkileyen başta da belirttiğim gibi siyasi bir faktör işin içine girmiş (ikinci dünya savaşı) bu süreci etkilemişti. İkinci dünya savaşı olmasaydı eminim ki 1978 yılı daha geri tarihlere çekilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sistemin tekrar tıkanmasıyla tekrardan 1978’de bir sistem değişikliğine gidilmişti. Ancak bugün görülmektedir ki bu değişiklik tekrardan yaşanmaktadır, somut örnekleri önümüzde durmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada ilginç bir nokta da, teknolojik değişimlerin kapitalizmin kriz yaşama sürecini hızlandırmasıdır. Kapitalizm tarihi analiz edildiği vakit bu olayca gözükecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17 Eylül 2008 tarihi itibariyle FED, ABD’nin en büyük sigorta-finans kuruluşu olan AIG’ye 85 milyar dolarlık bir kredi vereceğini açıkladı. Ancak burada öyle bir nokta var ki, artık dünya ekonomisinin depresyona girdiğinin ve sistematik değişimin yaşandığının apaçık delilidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da şu; bu 85 milyar dolarlık kredi karşılığında AIG’nin hisselerinin %80’i FED’in kontrolüne geçmiştir! Yani artık devlet, ekonomiye para politikaları dışında, bizzat müdahale etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten kapitalizmin diyalektiğinde de durum bundan farklı değildir. Önce serbest piyasa ekonomisi politikaları, ardından devletçi politikalar ve gene serbest piyasa ekonomisi. Bugün de gene devlet müdahaleli politikalar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak burada gözden atlanan bir nokta var. Bu bile yeterli olmayacaktır ve emisyon sebebiyle durgunlukta orta vadede stagflasyon (durgunluk döneminde enflasyon) gözükecektir. Gözden atlanan nokta ne peki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelir dağılımı adaletsizliği. Korkarım ki, kriz daha da derinleşecek ve sadece ekonomi yapısında değil, devletlerin yapısında da düzenlemelere gidilecek. Artık bu kriz, serbest piyasa paradigması içinde halledilebilecek bir kriz değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bu verilen krediler veya FED’in piyasaya sürdüğü paralar, gene kısıtlı bir grupta toplanacaktır. Bu sadece piyasaları rahatlatmaya ve krizin tam anlamıyla gelme süresini uzatmasına yönelik bir eylemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorun, bugün finans piyasasının reel sektörün önüne geçmesi ve gelir dağılımındaki adaletsizliktir. Çünkü bu kriz tüketim kaynaklı bir krizdir. Tüketimdeki yavaşlama dolayısıyla ortaya çıkan bir krizdir. Durum böyle olunca, faiz de indirseniz, şirketlere kredi de verseniz bunlar sadece bu süreci uzatır, başka hiçbir işe yaramaz ve günlük önlemlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüketimin eninde sonunda sadece bir kalemi vardır, ücretli çalışanlar grubu. Bu ücretli çalışanların eline yeteri kadar para geçmediği vakit, bu kriz kesinlikle aşılamaz, sadece süresi uzatılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak dünya ekonomisini yönetenlerin  fundamentalist (kökten serbest piyasacı)  yaklaşımları sebebiyle de, çözüm gözlerinin önünde olsa dahi bu yaklaşımdan çekinmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani sorun rakamlardan çok bir anlayış sorunudur. Kriz, serbest piyasa krizidir. Reel sektörün artık finans sektörünün önüne geçmesi şarttır. Kriz artık değişim ve devletçi ekonomi zamanının geldiğini göstermektedir. Bakalım ABD ve IMF, ne zaman böyle bir ekonomik anlayışa geçecek?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-4946077391924053701?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/4946077391924053701/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=4946077391924053701' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/4946077391924053701'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/4946077391924053701'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/09/sistem-deiiyor-kapitalizmin-diyalektii.html' title='Sistem Değişiyor - Kapitalizmin Dİyalektiği Üzerine'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SNC56QY-clI/AAAAAAAAAEs/z8km3GPED5Q/s72-c/530.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-6996011449523955655</id><published>2008-08-24T13:01:00.000-07:00</published><updated>2008-08-24T13:04:20.509-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kritisizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kapitalizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyalizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'>Yasal Ahlâksızlık</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SLG-U8EffBI/AAAAAAAAAEk/o_gRXPa_79I/s1600-h/Kapitalist_Sistem_Piramidi.gif"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SLG-U8EffBI/AAAAAAAAAEk/o_gRXPa_79I/s320/Kapitalist_Sistem_Piramidi.gif" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5238177108540226578" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Başta dünyanın merkez ülkesi ABD’de başlayan ve her geçen gün tüm dünyaya ve finansal sektörden, reel sektöre de sirayet etmeye başlayan ‘’resesyon’’ (durgunluk) yaşanan ve önümüzdeki birkaç yıl içersinde ‘’depresyon’’ (çöküntü)’ ye dönmesi muhtemel günlerin yaşandığı bu günlerde, okuduğum bir gazetede şöyle bir haber gözüme çarptı :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’Lüks Tüketim Kriz Tanımıyor!!!’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haberin içeriği ise şöyleydi: ‘’ Dünya kriz çığlıkları atıyor ama lüks tüketim tıkırında. Zenginler, köpeğinin tasması için bile 1.8 milyon doları gözden çıkarıyor. Victoria’s Secret’in 15 milyon dolarlık çok özel iç çamaşırı, takımları korumalı araçla eve teslim , satılıyor.’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.8 milyon dolar, bir köpeğin tasması için!!! Şu anda bu yazıyı okuyanlar arasında, 5 yıllık geliri 1.8 milyon dolar olan var mıdır, bilmiyorum. Ancak bu haber şöyle bir çarpıklığı ortaya koymaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya üzerinde dolaşan toplam paranın, 1.8 milyon dolarlık kısmı, bir defada  tek bir özel ele geçti . Yani bu 1.8 milyon dolar, ne tüketicinin esas ayağını oluşturan ücretli çalışanların eline geçti ne de toplum adına bir menfaate dönüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam Smith, ‘’Kavimlerin Zenginliklerinin Kaynağı’’ adlı kitabında, tüketicinin rasyonel davranacağını varsayıyordu. Adam Smith’i müteakiben, kimliği bugün belli olmayan bir Fransız, yüzyıllardır yaşadığımız yasal soygunun sloganı haline gelecek ‘’bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’.’  yani daha basit anlamda devlete ‘’ Gölge etme başka ihsan istemeyiz.’’ diye seslenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yaşadığımız bu yasal soygun sisteminde, bu iki çıkış noktasını referans olarak alıp, bir iki sonuçtan bahsetmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki söylemi birleştirdiğimizde, şöyle bir anlam çıkıyor: ‘’İnsanlar her daim akılcı hareket eder, öyleyse onları başıboş bırakınız istedikleri gibi hareket etsinler.’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam Smith bir ekonomist değildi. Ahlak felsefecisiydi. Yaklaşımı kendi koyduğu varsayımsal koşullar çerçevesinde belki ahlaki görünebilir ama, bugün birisinin köpeğinin tasmasına 1.8 milyon dolar harcaması, hangi ahlaki kuralla bağdaşır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek ki bunların gözünde, dünyanın geriye kalan 5.5 milyarlık nüfusunun, bir köpek kadar değeri yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitede okurken, aldığım küreselleşme adlı derste, yaşı geçkin bir ekonomi profesörümüz şöyle demişti hiç unutmam : ‘’ Avrupa’da noel kutlanırken, büyük bir ekonomik canlılık yaşanıyor. Şimdi bizde de Ramazan böyle festivallere dönüştürülse, milletimiz sokağa çıksa alışveriş yapsa, kötü mü olurdu?’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin ekonomik yönünden haklı olabilir. O kısmına değinmeyeceğim, ancak bu yaklaşım, dini ekonomiye alet etmektir . Güzel ülkem yıllardır , dini siyasete alet etme konusu üzerinde ,sancılı devinimler geçirirken, dinin ekonomiye alet edilme yönü hiç düşünülmemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yaklaşımı kısaca nasıl nitelendirebiliriz peki? Din felsefesine göre bu yaklaşım ‘’haram’’ dır. Ahlak felsefesine göre ‘’kötü’’ dür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca Adam Smith’in öne sürdüğü gibi de ahlaki değildir. Ahlaksızlığın daniskasıdır, yasal ahlaksızlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve insanlar, namusu çok klişe bir söylenişle ‘’iki bacak arasında’’ ararken, yüzyıllardır bu ahlaksızlık içersinde, fark etmeden yaşayışlarını sürdürmektedirler. Namus kavramı, artık dürüstlük kavramıyla birlikte anılamaz olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bahsettiklerim, kurulu sistemin kendi içindeki ufak bir çelişkisidir. Bir de karşıt taraftan bu sisteme bir bakış atacak olursak, şunu göreceğiz, kimileri çöplerden yiyecek ekmek bulmaya çalışırken, kimileri köpeğinin tasmasına 1.8 milyon dolar harcayabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin sadece  bir hayatı olduğu göz önüne alınırsa, bu apaçık bir soygundan başka bir şey değildir. Bu durum tecavüzdür, gasptır, hırsızlıktır, zinadır, domuz eti yemektir, gıybettir, şeytanın öğretisidir. Ancak dünya üzerinde ufak bir grup dışında kimse bu vaziyete ses çıkarmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum, gün geçtikçe de daha vahim bir vaziyet almakta, verdiği zararlar insanlığı da geçerek, artık yaşadığımız dünyaya zarar vermeye, onu yok etmeye başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, serbest piyasa ekonomisinden söz ettiğim aşikardır. Ve yaşadığımız dünya yok edilirken, bu dünyayı yok edenlerin Mars’ta hayat belirtileri bulması büyük bir heyecan ve sevinçle karşılanıyor. Ne büyük bir ironi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya üzerinde birileri doğup, birileri ölürken babadan oğla geçme , liberal demokrasi adı altında gerçekleştirilen bu saltanat düzeni, tüm insanlığın etrafında örümcek ağlarını örmeye devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örümcek ağı derken, yasal örümcek ağları. Onların (?) yasallığı (!) . Yani;&lt;br /&gt;Yasalar örümcek ağı gibidir, güçlüler delip geçerken, güçsüzler takılır ve ölür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazık!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-6996011449523955655?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/6996011449523955655/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=6996011449523955655' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/6996011449523955655'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/6996011449523955655'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/08/yasal-ahlkszlk.html' title='Yasal Ahlâksızlık'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SLG-U8EffBI/AAAAAAAAAEk/o_gRXPa_79I/s72-c/Kapitalist_Sistem_Piramidi.gif' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-3468789063976898167</id><published>2008-08-18T11:35:00.001-07:00</published><updated>2008-08-18T11:35:44.554-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='şiir'/><title type='text'>Eksik Şiir</title><content type='html'>Ne zamandır duymuyorum çığlıklarını&lt;br /&gt;Çocukların ,oynayan sokaklarda&lt;br /&gt;Kim bilir ne zamandı &lt;br /&gt;Attığım topun yıkışı, koca taş kuleyi&lt;br /&gt;Artık hepsi hatıralarda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman hürriyete doğru bir şarkı söylense&lt;br /&gt;Burkulur için, pamuk şeker pembesinde&lt;br /&gt;Ah, çıksa çocuklar dışarı, eğlense&lt;br /&gt;Keşke, derim içimden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yaptılar bilmiyorum o çocukları&lt;br /&gt;Oynayamadıklarından ötürü sokaklarda&lt;br /&gt;Kim bilir neden çıkmıyorlar dışarı&lt;br /&gt;Dolaşsalar ya tekrar sokak aralarında&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra baksam camdan,&lt;br /&gt;Haykırsam&lt;br /&gt;Hürriyete doğru bir şarkıyla&lt;br /&gt;Ve ellerim kelepçelense&lt;br /&gt;Çıksam tahta sandalyeye&lt;br /&gt;Boynumda Urgan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluk hayallerimizi çaldılar bizim&lt;br /&gt;Ne zamandır duymuyorum çığlıklarını&lt;br /&gt;28 sene olmuş tam, geleli popülizm&lt;br /&gt;Takalı boynuma prangalarını&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokaklarda oynayanları hatırlarım&lt;br /&gt;Onların çocukları ev hapsinde&lt;br /&gt;Ve ne zaman hürriyetten bahsedilse&lt;br /&gt;Burkulur içim, &lt;br /&gt;Garba doğru başımı eğerim&lt;br /&gt;Bir gözyaşı düşer, sızlar ayaklarım&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-3468789063976898167?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/3468789063976898167/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=3468789063976898167' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/3468789063976898167'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/3468789063976898167'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/08/eksik-iir.html' title='Eksik Şiir'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-3678196125796514018</id><published>2008-08-08T10:14:00.000-07:00</published><updated>2008-08-08T10:16:20.828-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gürcistan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BOP'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ABD'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rusya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'>Kıvılcım Ateşlendi mi?</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SJx_SRhK78I/AAAAAAAAADU/Lg88YsU5pqw/s1600-h/k242.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SJx_SRhK78I/AAAAAAAAADU/Lg88YsU5pqw/s320/k242.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5232196819014578114" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;08 Ağustos 2008 itibariyle, Rusya önce Gürcistan’daki hava üslerini bombalayarak ardından zırhlı birliklerle Gürcistan sınırından içeri girerek, Gürcistan’a savaş ilan etmiş oldu. Bu beklenen bir durumdu, zaten Güney Osetya-Kuzey Osetya sorunu yaklaşık 1.5 yıldır Rüsya-Gürcistan arasında büyüyerek devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya ile Gürcistan arasında esas sorun, Saakaşvili’nin iktidara gelmesiydi. Tıpkı Ukrayna’da Yushchenko’nun iktidara gelmesi gibi. Ukrayna ve Gürcistan’ın şu açıdan benzerlikleri var, siyasi olarak bu iki ülke de ikiye bölünmüş durumdalar. Batı yanlıları ve Rusya yanlıları olmak üzere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki ülkenin de mevcut iktidarı, sırtlarını batıya dayamış, batı tarafından pohpohlanmaktadırlar. Ancak Rusya tarafından olası bir müdahale karşısında ise (özellikle AB) sessiz kalmaktadır. Mesela 2007 kışında Rusya Gürcistan’a doğalgaz gönderimini durdurmuştu. Gürcüler o kışı ısınamadan geçirdiler. Aynı şekilde Ukrayna, AB tarafından arkasından hançerlenmiştir. Zira, Rusya’dan Avrupa’ya (özellikle Almanya) enerji hattı üzerinde bulunan Ukrayna bunu bir koz olarak kullanabilmekteydi ancak 2008 yılında gene, AB-Rusya bir ikili enerji hattı anlaşması imzaladı ve bu yeni hat Baltık Denizi’nden geçecek. Buna Ukrayna’nın tepkisi ise bir işe yaramadı, zaten tarihte de, bugün de güçsüz bir devletin feryatları , eğer büyük devletlerin o bölgede bir çıkarı yoksa hep kulak ardı edilir. Ukrayna da bu durumda AB tarafından kandırıldı. Zaten Soros vakıflarının özellikle Doğu Avrupa ve Türki Cumhuriyetlerde, istihbarat faaliyetleriyle ülkenin pek çok yerine sızarak (buna Türkiye de dahil), kamu oyunu Batı-ABD yanlısı olma yönünde değiştirmektedir. Ukrayna ve Gürcistan da, kadife devrimler adı verilen bu devrimlerde iktidarın Batı lehine el değiştirdiği iki ülkedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadife devrimleri yapılan ülkelerin en büyük özelliği ise, ya direkt enerji kaynaklarına sahip olmaları ya da bu hatların batıya ulaştırılmasında kullanılan güzergahın üzerinde bulunmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bu sefer durum değişik. Çünkü , şimdiye kadar Rusya’dan ilk defa bir askeri müdahale gerçekleşti. Putin’in göreve gelmesinden beri, Rusya’da milliyetçilik ve yeni-emperyalizm sevdası yükselişe geçmiştir. Rusya, ABD karşısında ikinci bir kutup olmayı hedeflemektedir ve bunu da sık sık dile getirmektedir. 2008 İlkbahar’ında AB ile olan silahsızlanma anlaşmasını tek taraflı kaldıran Rusya, ABD’nin dünya hegamonyasında en önemli tehdit olan İran ve Çin’e de her fırsatta açık açık destek vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani bütün dünya, ABD-AB  ile Rusya-Çin arasında bir satranç tahtasına dönmüş, taşları ise bu ülkelerin çevrelerinde kutuplaşmış ülkeler oluşturmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD siyasi,kültürel,ekonomik ve askeri boyutları bulunan, Katar’dan Cebelitarık’a kadar uzanan BOP projesi çerçevesinde, gerek direkt gerekse endirekt olarak Rusya ve Çin’in etrafını çevirmektedir. Bu ülkelere askeri harekat düzenleyebileceği jeo-stratejik yakınlığa sahip ülkeleri kendi safına çekme gayretindedir. Ukrayna,Gürcistan, Kosova, Afganistan, Özbekistan bunlardan bir kaçıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Rusya artık gözdağı vermekten de öte, kendisi için hazırlanan bu oyunu  çok geç olmadan bozmak için, Gürcistan’a müdahale etmiştir. Yoksa tabi ki iki emperyalist ülke olan ABD ve Rusya’nın, Osetya halkını düşündüğünü farz etmek, cehalette başka bir şey olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki şimdi ne olacak? ABD’nin Gürcistan gibi maşa devletlerle Rus Emperyalizmini tahrik ettiği zaten ortada ama Ruslar bu hareketleriyle dünya kamuoyu önünde haksız duruma düşmüştür. Bu da ABD’nin bu duruma müdahale olanağı bulmasını kolaylaştırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’nin Orta Doğu dışında en önemli enerji kaynakları, Güney Amerika ve Orta Asya’dır. Orta Doğu’ya müdahale etmiştir, Irak savaşıyla. Güney Amerika’ya ise istihbarat anlamında girişimi başarısız olmuştur ve Haziran ayında 4. filoyu tekrardan inşa etme kararı, Güney Amerika’ya da bir askeri harekat planı içersinde olduğu şeklinde yourmlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de Orta Asya-Kafkasya enerji kaynaklarına müdahalesi için bir fırsat doğmuştur. Gürcistan’ın Bakü-Ceyhan petrol boru hattı üzerinde olması ve Rusya’ya komşu niteliğinde bulunması sebebiyle ABD’nin buraya müdahale etmesi büyük bir olasılıktır. Zaten ekonomisi artık kaçınılmaz olarak buhrana sürüklenen ABD’nin, kendisini kurtarmak için bir dünya savaşı çıkarması kaçınılmaz gözükmektedir. Rusya’nın da bu müdahaleleri ABD’nin ekmeğine yağ sürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Rusya’nın da ABD’nin bu müdahalelerini önceden sezdiği bir gerçektir. Zira kendi ülkesinde, Putin yönetimi halka büyük bir batı düşmanlığı aşılamakta ve ordusunu güçlendirecek teknolojik atılımlar yapmaktadır. Ayrıca Rusya özellikle 2004 yılından beri içine kapanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçeneklerden birisi de ateşkes sağlanması ama bunun gerçekleşeceğini düşünmek hayalcilik olur. Fikrime göre Rusya en dibine kadar gidecek ve Gürcistan hükümetini devirecektir. Buna da ABD’nin tepkisi ne olur bilinmez ama eninde ya da sonunda ABD askeri bir müdahale ile cevap verebilir. Zaten Polonya’da konuşlanan füze-kalkan projesi, Kosova’nın bağımsızlığı, ABD’nin Rusya politikalarını anlamak için yeterince açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rusya da, ABD’nin olası saldırısına Avrupa’ya saldırarak karşı verecektir. Böylece 3. Dünya Savaşı başlamış olacaktır. Zaten artık kapitalizm, 1. Dünya Savaşı’ndan beri ikinci defa ülkeler arası rekabet düzeyine gelmiştir. (2. Dünya Savaşı’nı ayrı tutuyorum, 2. Dünya Savaşı’nda ekonomiden çok daha başka boyutlar ihtiva edilmekteydi.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce, Nisan ayı’nda gene bu blogdan, ekonomik-siyasi-askeri-kültürel gelişmelere dayanarak, bir dünya savaşına dünyanın 1939’dan beri ilk kez bu kadar yaklaştığını söylemiştim. O dönemden şimdiye kadar, gelişmeler daha da tırmanarak gerginleşti. Şimdi bunu tekrarlıyorum, artık bu savaşın kutupları da belli olmaya başlamıştır ve bu fazla uçarı bir tahmin değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya Savaşı’nın bu çağda imkansız olduğunu söyleyenler, gelişmeleri daha iyi analiz etmeliler. Çünkü ABD’nin amacı ve Rusya’nın cevabı somut işaretler oluşturmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve gerçek şu ki, bazı yer altı yapılanmalarının ürünü olan Bush ile , 21. y.y’lın Hitler’i Putin’in, bu satranç oyunu dünyanın canına okuyacaktır. Zafer hırsının sarhoş ettiği bu iki başkanın sorumsuzluğu, dünya için büyük felaketlere yol açacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu savaşın kıvılcımı da, Gürcistan savaşı olabilir mi? Göreceğiz...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-3678196125796514018?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/3678196125796514018/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=3678196125796514018' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/3678196125796514018'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/3678196125796514018'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/08/kvlcm-atelendi-mi.html' title='Kıvılcım Ateşlendi mi?'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SJx_SRhK78I/AAAAAAAAADU/Lg88YsU5pqw/s72-c/k242.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-1649419053531358121</id><published>2008-08-02T03:00:00.000-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:42.828-08:00</updated><title type='text'>Hüzün</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SJQwf15avDI/AAAAAAAAADM/Uck_4RxPERo/s1600-h/23134975.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SJQwf15avDI/AAAAAAAAADM/Uck_4RxPERo/s320/23134975.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5229858390885973042" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hüzün&lt;br /&gt;Ufacık rüzgarla yere düşen&lt;br /&gt;Kuru yapraklar ve çıtırtıları&lt;br /&gt;Veya külrengi bir sabah vakti&lt;br /&gt;Bulutların yolculuğu,&lt;br /&gt;Ayçiçeklerinin boyunlarını bükmesi hüzün&lt;br /&gt;Hüzün, bir geyiğin iniltisi ölürken&lt;br /&gt;Bir bebeğin ağlaması&lt;br /&gt;Dünyanın haline, doğarken &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yüzün&lt;br /&gt;Hep hatırlayacağım silüetidir&lt;br /&gt;Katedralin rengarenk kubbelerinin&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-1649419053531358121?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/1649419053531358121/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=1649419053531358121' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/1649419053531358121'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/1649419053531358121'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/08/hzn.html' title='Hüzün'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SJQwf15avDI/AAAAAAAAADM/Uck_4RxPERo/s72-c/23134975.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-6709729312140702402</id><published>2008-07-16T05:09:00.000-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:42.955-08:00</updated><title type='text'>Şehir ve Elitler Üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SH3mraOpSxI/AAAAAAAAADE/m-yQ2KKkiTE/s1600-h/b1aad6ff1a1d16accf911ab91fabe637.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SH3mraOpSxI/AAAAAAAAADE/m-yQ2KKkiTE/s320/b1aad6ff1a1d16accf911ab91fabe637.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5223584776269155090" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;    Karanlık, bulutlu ve ıslak bir gün. Siz çökmüş sokaklara ve insanlar her zamankinden daha miskin. Bu şehirde, sıcak mevsimlerde karanlık sabahların sayısı fazlaca değildir. Şehir, insana yaşam sevinci aşılar, yaşadığını hissettirir, sonra günlük karmaşasının içinde insanı yorar, günün sonunda da insanın yaşam enerjisini alır ve bezdirir.&lt;br /&gt;    Küçük bir anlaşma gibi yani. Önce gerekli yetiyi sana veriyor, sen de işlerini hallediyorsun, günün sonunda da geri alıyor senden, ödünç verdiği yaşam enerjisini. Şehir, kalabalık şehir insanı yoruyor. Sağa sola koşturan insanlar, bu insanlara bir şeyler satmaya çalışan seyyar ya da sabit satıcılar… Sonra çalışmak, ölene kadar çalışmak! Ölmemek için çalışmak, ama eninde sonunda ölüyorsun zaten. Doğmak, büyümek, olgunlaşmak ve sona ermek. Bunu bir devekuşu da bir insan kadar iyi yapabiliyor zaten.&lt;br /&gt;     Aristoteles, evreni sınıflandırdığı zaman, varlıkları ikiye ayırmıştı. Canlı ve cansız varlıklar. Canlı varlıkları da bitkiler ve hayvanlar diye sınıflandırdı. Sonra da Hayvanlar-İnsanlar diye ayırdı. Bu ayrımda, biçimsel farklar, Aristo’nun kıstasıydı. Biçimsel derken, kastedilen ise, bu varlıkların özüne ilişkin bazı yapısal esaslar. İnsanları hayvanlardan ayıran özellik, bilinçlerinin olması düşünebilmeleriydi. Belki de antik çağda insanlar düşünebiliyorlardı, kim bilir?&lt;br /&gt;     Laf oyunu bir yana, antik Yunan’da sitlerde yaşayanların hizmetçileri, köleleri olduğundan, düşünmeye vakit bulabiliyorlardı. Kimdi bu sitlerde yaşayanlar? Doğuştan ya da sonradan kazanılma statüye sahip olan bazı elitler.&lt;br /&gt;    O zamanki tabloyu da bugüne uyarladığımız vakit bu elitlerin halen var olduğunu söyleyebiliriz. Fransız ihtilali sözde özgürlüğü getirmişti ama Rousseau bile  ‘’insan özgür doğar ama her yandan zincire vurulmuştur’’ demiş. &lt;br /&gt;     Sözün kısası, bu sistem içersinde doğduğumuz zaman, bağımlı olarak doğuyoruz. Bahsettiğim maddi bir bağımlılık. Borçlu doğuyoruz kısacası. Mesela her Türk vatandaşının, Uluslar arası Para Fonu’na belli bir miktar borcu var. Sonra da bur borcu ödemek için çalışıyoruz, daha da borçlanıyoruz ve ölüyoruz. Sonra çocuklarımız borçlu doğuyor, onlar da çalışıyor, daha çok borçlanıyor ve ölüyorlar. Bizim çalışmalarımızın sonunda da, modern elitler, sitlerin bugünkü aksı olan şehirlerde yaşayan kaymak tabakanın çalışmasına gerek kalmıyor; onlar rahatça yaşayıp bizim yerimize karar verip düşünebiliyorlar.&lt;br /&gt;     Ayağa takılan bir pranga ile duvara bağlanan bir insanla, kredi kartı faturalarını ödemek için parayla, çalıştığı şirkete bağlanan bir çalışan arasında ne fark vardır? Şehirde serbestçe gezip dolaşması mı? (çalışma saatleri dışında)&lt;br /&gt;     Şehir her zaman böyle karanlık olmazdı ama yukarıda bahsettiğim benzetmede de görüldüğü üzere, hal-i hazırda kurulu hiyerarşik sistem, yaşadığımız karmaşık şehirleri de bizler için zindana çevirmekte. İnsanların bu benzerliği görmemesi için de, şehir bizlere tüm karmaşasını sunmaktadır. Bize de çalışıp, elitleri rahatça yaşatmak düşüyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-6709729312140702402?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/6709729312140702402/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=6709729312140702402' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/6709729312140702402'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/6709729312140702402'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/07/ehir-ve-elitler-zerine.html' title='Şehir ve Elitler Üzerine'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SH3mraOpSxI/AAAAAAAAADE/m-yQ2KKkiTE/s72-c/b1aad6ff1a1d16accf911ab91fabe637.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-405694981914280700</id><published>2008-06-03T09:36:00.000-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:43.210-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset Felsefesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><title type='text'>Liberalizm Üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SEV0YmHnM4I/AAAAAAAAACs/kRsLRB4iVag/s1600-h/liberalism.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SEV0YmHnM4I/AAAAAAAAACs/kRsLRB4iVag/s320/liberalism.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5207696510022005634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   Liberalizmde esas olan bireyin refahı ve özgürlüğüdür.Eşitlik ise ancak özgürlüklerin eşitliği ya da fırsat eşitliği olarak düşünülebilir.Çünkü özgürlüğün olmadığı bir eşitlik,köleler arasındaki eşitliğe benzer.Buna göre,insan özgürlüğü sayesinde,kendisini belirler,gerçekleştirir ve yaratıcı olur.Bu özgürlük,dinsel anlamda din ve vicdan özgürlüğü,siyasal anlamda düşünce özgürlüğü,ekonomik anlamda mülkiyet özgürlüğü olarak da algılanabilir.Bireyler ekonomik anlamda özgür olursa,diledikleri gibi üretir ve tüketirler.Ürünlerini istedikleri gibi pazarlayıp, birbirleriyle rekabet edebilirler.Böylece ekonomik hayat bir düzen kazanır.Devlet,bu düzene müdahalesini en aza indirmelidir.Bireyler,ekonomi alanında,kendi çıkarlarını gerçekleştirerek zenginleştikçe,bu zenginlik ve refahtan yavaş yavaş da olsa toplumdaki herkes pay almaya başlar.Böylelikle genel çıkar da sağlanmış olur.Bu yaklaşımın başlıca savunucuları A.Smith,J.Locke,J.S.Mill’dir&lt;br /&gt;  Liberalizm,gerek ekonomi felsefesinde gerekse siyaset felsefesinde devlet, toplum ve birey arasındaki tüm ilişkilerde bireyin hak ve özgürlüklerini öne çıkaran; her bireyin vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğünün tanınması gerektiğini savunan ekonomik ve siyasal öğretidir.En ideal olanın ise devletin bireyler, sınıflar ve uluslar arasındaki ekonomik ilişkilere hiçbir şekilde karışmaması olduğunu öne süren ve somut anlatımını’’Bırakınız yapsınlar,bırakınız geçsinler’’ (Laisez faire,laisez passer)sözünde bulan bu akım,iktisadi liberalizm olarak adlandırılırken, devlet yetkesinin her anlamda ve her alanda kısıtlanması, bu yetkeyi elinde tutanların toplumun yapıtaşları bireylerin yaşamlarını nasıl yönlendireceklerine herhangi bir gerekçe ileri sürerek hiçbir şekilde karışmaması gerektiğini savunan, devletin toplumsal ve kültürel yaşamın düzenlenmesinde hiçbir belirleyici rol üstlenmemesi gerektiğinin altını koyultarak çizen’’En iyi hükümet,en az hükümet edendir’’sözüyle açık açık ortaya koyan öğreti ise siyasal liberalizm olarak adlandırılmaktadır.&lt;br /&gt;   Liberal siyaset kuramı ile yakından ilişkili özgürlük, hoşgörü, kişisel haklar, kurumsal demokrasi ve hukuk yasaları gibi ilkelerin felsefece dayanaklarını inceler. Liberallere göre, siyasal kuruluşlar siyasal ve toplumsal çıkarlardan bağımsız olarak kişisel çıkarların korunmasına ve sağlanmasına yaptıkları katkılar bağlamında meşrulaşırlar.&lt;br /&gt;   Liberal düşünürler, gerek her toplum ve kültürün kendi sonunu kendi içinde taşıdığı düşüncesine gerekse siyasal ve toplumsal kuruluşların insanı daha iyiye doğru dönüştürme gibi bir amaç taşımaları gerektiği görüşüne karşı çıkarlar. Liberal felsefecilere göre, maddi olsun manevi olsun her kişinin kendi amaçları vardır ve bu amaçlar başkalarınınkiyle doğal olarak uyum içinde olmadığından bireylerin a- maçları uğruna neleri yapabilecekleri ile başkalarının amaçlarını hangi bakımlardan göz önüne almaları gerektiğini belirleyen kurallar belirlenmelidir. Bu bağlamda liberalizmin yapması gereken, bir yandan bireylerin ayrı ayrı isteklerine yanıt veren, bir yandan da toplumu güvence altına alan bir yaşam biçimi tasarlamaktır.&lt;br /&gt;   Bu felsefeye en uygun ortam ise demokrasi ve cumhuriyettir.Birey kavramı en önemli kavramdır ve her şeyden bağımsızdır.Önemli olan kişiliğin gelişmesidir.İlerleme ve eğitim çok önemlidir.Her kişi kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir ve devlet,bu hak için kişinin güvenliğini ve çeşitli ihtiyaçlarını gidermelidir.Siyasal güç kısılır,yani güçlü devlet yerine güçlü toplum vardır.Çünkü güçlü devlet despotizme,fazla otoriter bir faşist rejime kadar götürebilir.&lt;br /&gt;   Sınıf sistemi yoktur.Toplum ve bireyler kendi kendini yönetir.Toplum bireylerin gelişimi sayesinde gelişir,çünkü her birey kişisel gelişimini artırdıkça,otomatik olarak toplum da gelişecektir.En önemli amaçlardan biri ise bireylerin ortak çıkarını bulmaktır.&lt;br /&gt;   Liberalizm ile felsefesi, "sol" tarafından refah ve iktidarın birkaç kişinin elinde toplanmasına karşı hiçbir savunması olmayan ve insanın toplumsal ve siyasal doğasına ilişkin herhangi bir çözümlemeden yoksun ‘’özgür pazar ideolojisi’’ olmakla eleştirilir. Liberalizme yöneltilen bir başka temel eleştiri de liberalizmin toplumsal etkeni arka plana iterek toplumlardan ayrı bireylerin ya da soyut kuralların bulunduğunu kabul etmesidir. &lt;br /&gt;  "Sağ"ın liberalizme yönelik en temel eleştirisi ise yerleşik kurumlara ve geleneklere duyarlı olmaması ve bireysel özgürlüğün artırılmasında toplumsal yapılara ve sınırlamalara gereksinim olduğunu göz ardı etmesidir.&lt;br /&gt;LİBERALİZMİN EN TEMEL EKSİKLERİ&lt;br /&gt;   Liberalizm ikiye ayrılır.Liberteryenler ve Liberal demokratlar.Liberteryenler kapitalizmin en vahşi halini savunurlar ve ‘’ölen ölür,kalan sağlar bizimdir’’ mantığı çerçevesinde hareket ederler.&lt;br /&gt;   Sosyalizm,kendini yenileyemediği ve çağa ayak uyduramadığı için çökmüştür.Bugün de Çin,çökmemek için kendine has bir sosyalizm yaratmıştır.Liberalizm de özellikle ABD’de büyük buhran yılları sırasında çökme tehlikesi geçirmiştir.Bu sebepten kendini yenileme yoluna gitmiştir.Tıpkı sosyal demokrasi gibi.Bugün Batı Avrupa ülkeleri,bazı sosyalist reformlar yaparak,sosyal demokrasiye yaklaşmış,İskandinav Sosyal Demokrasisi’ne benzeyen bir liberal demokrasi yaratmışlardır.Oysa ABD,bu tip reformları Avrupa gibi gerçekleştirememiştir.Bunu Norveç ile ABD’yi karşılaştırırsak,ABD’nin ne kadar geri kaldığını görerek daha kolay anlayabiliriz.&lt;br /&gt;   Liberalizm kendini yenilemeden önce,özellikle ilk yaratıldığı yıllarda,tamamiyle burjuvaziye hizmet ediyordu ve gerçekten proleterya ve köylüler,çok büyük bir sömürü ile karşı karşıya geldiler.Bu onlar için aydınlanma değil,daha da karanlığa gitme oldu.Çünkü kilisenin yerini burjuvazi,Tanrı’nın yerini para aldı.Ancak insan dinsiz yaşayabildiği gibi,parasız yaşayamıyor.&lt;br /&gt;   Fransız devrimi,kendinden önceki feodal düzene karşı çıkar.İlk liberalizm ise burjuvazinin kendinden önceki egemen unsurlara karşı geliştirdiği taleplerdir.Aristokrasi ve kilise.&lt;br /&gt;  Kişi özellikle dini baskıdan ve dogmalardan bağımsız olmalıdır.Çünkü bunlar kişisel gelişimde önemli engellerdir.Ancak aynı ölçüde,işçi ve köylü sınıfının bağımsızlığının önündeki engelleri de ortadan kaldırdı mı bu düşünce?&lt;br /&gt;   Bu soruya Marat:’’ Para soylularına yenilecek olduktan sonra,kan soylularını yenmek yalınkat bir kazançtı.’’Eşitlik-özgürlük dengesi içinde görülmektedir ki, ne yüzde yüz özgürlük ne de yüzde yüz eşitlik,insanlığı kurtaramamıştır.Kaldı ki,sosyalizmin eşitliği sağlayamadığı gibi,Liberalizm de özgürlüğü sağlayamamıştır.&lt;br /&gt;   Liberalizm ve burjuvazi, topluma insanlar toplamı olarak bakar.Bu toplamı tek tek parçalar ve bu parçaları,insan,birey diye adlandırır.&lt;br /&gt;   Ancak toplumun insanlar toplamı olmadığı sonradan anlaşılmıştır.Marx,toplumda tekil insanın olmadığını savunur;toplum sınıflardan oluşmuştur ve o sınıflar da birbiriyle mücadele halindedir.&lt;br /&gt;   Bu yapılan bilimsel bir yanlış değil,kitlesel bir çıkar hamlesiydi.(hatta bunun Hz İsa’nın eşit toplum öğretisine hizmet ettiğini bile savunanlar olmuştur.)&lt;br /&gt;   İnsan kavramı çok güçlüdür ki,komünizm ve sosyalizm de büyük ölçüde,bu yüzden çökmüştür,çünkü sosyalizmin eksik yanları liberalizmden çok daha fazlaydı.&lt;br /&gt;   Ancak bugünkü sivil toplum ve insanlar arasındaki ilişkilerde bir eşitsizlik vardı.Ama Rousseau’ya göre bu insan doğasında olmayan bir eşitsizlikti,Sonradan çıkmıştı.Bu sebepten liberal düşüncenin öncülerinden Rousseau bile ‘’insan özgür doğar ama her yerde zincire vurulmuştur.’’ der.&lt;br /&gt;   Liberalizm  doğal halinde eşit,özgür ve kardeşçe yaşayan insanın nasıl olup da birden zincirli bir toplum yarattığını açıklayamamıştır.Açıklayamadığı yerde ise,bir toplum sözleşmesi önererek üzerinden atlamayı tercih etmiştir ki bu gerçekten çok karmaşık bir sorundur.Sosyalizmin doğduğu nokta da burasıdır.Çünkü ortada çok açık bir sömürü vardır ve sosyalizm bunu engelleyecektir.Ancak tuhaftır ki,ne sosyalizm ne de liberalizm bu sorunu yok edemediler.&lt;br /&gt;  Bana göre ikisi de bir noktadan sonra birbirine yaklaşmış ve iç içe geçmişlerdir.Sosyalizm sosyal demokrasiyi,liberalizm ise liberal demokrasiyi doğurmuştur.Bugün ise bu iki çocuk,birbirinin içine çok fazla geçmiştir.Ekonomik,siyasi hayatta çok fazla benzerliği vardır.Ancak günlük ve kültürel hayatta birbirlerinden ayrılabilmektedirler.&lt;br /&gt;   LİBERALİZMİN EKSİKLERİ KARŞISINDA YENİLENMESİ&lt;br /&gt;   Burada sivil toplum örgütleri çok önemli yer tutar.Liberal demokrasi,doğuştan yetenekleri vergilendirmiştir.O vergilerden elde edilen kazançları da,aracısız sivil toplum örgütlerine aktarır,bu da doğuştan eksik olan insanlara yardım olarak gerçekleşir.&lt;br /&gt;  Ayrıca sosyalizmin temel çöküş sebeplerinden olan devlet iflasını devleti küçülterek aşmışlardır,yolsuzluklar büyük ölçüde engellenmiştir.Mesela sosyal sigortalar kurumlarında devlet parayı direkt olarak ödemiyor ya da sağlık hizmetini bedava vermiyor.Bunun yerine,kişinin belgelerle kanıtlanmış gelirine göre ücret alınıyor,bu da gerçekten kişiler arasındaki eşitliği sağlamada çok önemli bir hamledir.Devlet denetler ve eşitsizliği en aza indirgemek için sosyo-ekonomik farklılıkları göz önünde tutarak,kotalar koyar.Bu çok önemli bir çözüm yoludur.&lt;br /&gt;   Ekonomik hayatta ise,vahşi kapitalizmin yerini daha ılımlı bir kapitalizm almaya başlamıştır,burada da ortak çıkar göz önünde tutulmuş,hem üretici hem de tüketicinin  memnuniyeti sağlanmıştır.Fırsat eşitliği ekonomik alanda da hayat bulmuştur ve güçlünün güçsüzü ezmesi önlenmiştir.Ayrıca tekelleşmeyi,tröstü vb… hileli kar yollarını engelleyerek ekonomik hayatta eşitliği sağlamış aynı zamanda da kaliteyi üst düzeyde tutmayı sağlayarak(kapitalizmin temel kanunu)tüketici memnuniyetini üst düzeyde tutmayı başaracak dengeyi kurmuştur…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-405694981914280700?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/405694981914280700/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=405694981914280700' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/405694981914280700'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/405694981914280700'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/06/liberalizm-zerine.html' title='Liberalizm Üzerine'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SEV0YmHnM4I/AAAAAAAAACs/kRsLRB4iVag/s72-c/liberalism.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-4701785504576390250</id><published>2008-05-21T20:58:00.000-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:43.490-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='durum öyküsü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aşk felsefesi'/><title type='text'>Yatak (ayrılık üzerine)</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SDTvpuAiq8I/AAAAAAAAACk/G_kjaVqC6To/s1600-h/27_Ayrilik_1987_Mermer%2520copy.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SDTvpuAiq8I/AAAAAAAAACk/G_kjaVqC6To/s320/27_Ayrilik_1987_Mermer%2520copy.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5203046969523743682" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;   Melodik, ince bir sesle uyandım, her sabahki gibi. Her sabah bu sesle uyanırım ben. Bu sesin güzel elleri, yeşilden bozma ela gözleri olan, siyah renk harici saçları olan, beyaz tenli bir kadının sesi olmasını çok arzulardım. Lâkin değil. Saatin alarm sesi. Melodik, ince bir ses.&lt;br /&gt;    5 duyumla algılayamadığım bazı varlıkların üstten üstten bastırdıkları göz kapaklarımı, açabilmek için duvarlara tutuna tutuna , lavaboya doğru gitmeye yeltendim. İçimden duvarlara yapışıp, oracıkta uyuyasım geliyordu. Bir sürtünme hali içersinde birkaç saniye böyle devam ettim. Sonra kafamı hafifçe geriye doğru kasıp, salt kendi hallerinde kaldıramadığım göz kapaklarımı kaldırabilmek için, aynı zamanda kaşlarımı kaldırdım ve yatağımı gördüm.&lt;br /&gt;    Lavaboya gitmeye gücüm yoktu. Çok yorgundum. Yeni bir sabah, yeni bir su, yeni bir uyanış. Ancak yatağım o an için daha güvenliydi benim için. Hani hava soğuk olur da, siz de yorganın sizi koruması gereken yerde, onunla uyku halinde boğuşmalarınız yüzünden, üstünüzden kalktığı yerlerinizden üşürsünüz. Bir türlü uyanmaki kalkmak istemezsiniz. Sonra iyice büzülürsünüz. Hatta hava yeterince soğuksa belki hasta olursunuz. Başınızın bilmem neresinde bir ağrı başlar. İşte böyle bir halet-i ruhiyyem vardı o an için. Daha bitmemiş bir aşkta, yapılan son kavga zamanları gibidir bu his. Üşürsünüz ancak terk etmek istemezsiniz. Yorganınıza sarılırsınız ve gözlerinizi sımsıkı kaparsınız.&lt;br /&gt;     Hava soğuk değildi ama duvarlar soğuktu. Lakin duvarlara tutunmak zorundaydım yoksa düşecektim, çünkü uykudan yeni kalktmıştım ve ayakta duracak halim yoktu bu sebeple.&lt;br /&gt;    Yatağıma son bir defa baktım. Zamanında, ben içinde yatarken sıcacıktı. Ancak, o sıcaklık da gene benden kaynaklanıyordu muhtemelen. Şimdi, bunca zaman uzaktan baktıktan sonra, yanına gitsem, merhaba ben geldim desem, soğuk soğuk karşılar. Hatta karşılamaz. Belki de karşılayamaz. Ya da umrunda olmaz. Konuşmaz, tepki vermez, kızmaz, bağırmaz belki ama, yorganını hafifçe kaldırıp, elimi uzattığım vakit soğukluğunu hissederim. Sanki beni artık istemiyormuş gibi. Yataktan bahsediyorum sadece, aklınıza başka bir şey gelmesin. &lt;br /&gt;    Demek ki bu yatakta yatamam artık. Hava soğuk değil, odam da soğuk değil ama üşüyorum. Uyanmam lazım, yarı uyanık haldeyim hala. Soğuk, çok soğuk, acıtası bir soğuk lazım bana. Önce kendi ellerimle o soğuğu tutmam ve yüzleşmem lazım o soğukla. Yüzleştiğim vakit şoke olmalıyım, tüm reseptörlerim irkilmeli, tüylerim diken diken olmalı. Şoke olmalıyım ama tüm bilincim baştan aşağı açılmalı…Bunları düşünürken, ya da bunlara benzer şeyler işte, elime doldurduğum buz gibi suyu, her sabah olduğu gibi itiyatla suratıma çarpıyorum. Fakat bir şey olmuyor. Bir daha çarpıyorum, bir daha , bir daha… Hiçbir işe yaramıyor. Bu su, içime hiç tesir etmedi. Soğukluğu beni, teşmil etmedi.&lt;br /&gt;    Samiamı yitirmiş gibiyim. Kulaklarım uğulduyor ve göz kapaklarım açılmak istemiyor. Dün de denemiştim bunu. Elime aldığım suyu suratıma çarptığım vakit, beni baştan aşağı titretti de, kulaklarıma öyle şeyler söyledi ki inanamadım, aklım almadı. İşte o zaman şoke olmuştum. Ama şimdi olamıyordum. İçimde sadece uyku vardı. Halbuki söylediklerinin lâfzî garabetini gece boyu hissetmiştim, ama şimdi samiamı yitirmiştim.&lt;br /&gt;     Suyu son bir intibah isteğiyle yüzüme çarptım fakat etkili olmadı. Şimdi ne yapacaktım? Oracıkta, lavabo önünde kalakalmıştım. Yatağıma dönemezdim. Hayır, gururlu bir erkek, yatağına geri dönemez. Ancak akşam vakti uyku bastırır da, yatak tüm güzelliğiyle erkeği kendisine çeker, sıcaklığıyla erkeği etkiler ve sadece kendisinin yatmasını istediğini, yorganın altında başkası, yastığın altında da başkasına ait hiçbir şey olmadığına kanaat getirttirebilirse, işte o zaman belki gururlu bir erkek; yorganını usulca sarınıp, yastığına sevgiyle sarılıp, rahatça uyuyabilir. Yataktan bahsediyorum…&lt;br /&gt;     Ama şimdi durum böyle değil. Uyanmam lazım. Fakat suratıma çarptığım su işe yaramıyor. Defalarca denedim, belki sonra tekrar denerim ancak şu an değil. Son enerjimi de bu suyu suratıma çarpmak, uyanmak için harcamıştım.&lt;br /&gt;     Şimdi o yattığım yatağa tekrar dönemem.Soğuktur, gerçekten üşürüm. Başka bir yatağa da gidemem, hiç biri onun kadar ısıtmadı beni. Ancak biliyorum, o yatakta olmadığım sürece, zamanla başkası yatmaya başlayacak o yatakta. Önce tedirgin karşılayacak bu yabancıyı, ancak bir vakit sonra alıştıkça, onu ısıtmaya başlayacak. Beni unutacak. Sonra dönüp dolaşıp , içine tekrardan girmek istesem de , bu sefer bana yer olmayacak… Sonra ısınacak, fakat o yabancı kalkıp gidecek. Ve belki beni çağıracak yatak, ama bu sefer ben girmeyeceğim. Hayır giremem, gururlu bir erkek, erkek gibi bir erkek sokulmaz başkasının yattığı yere. O sümsük kadın ruhlu, kadın hassasiyeti taşıyan, romantik Paris’lerden bahsetmiyorum ben. Onlar fare gibidir, buldukları her yere girerler.&lt;br /&gt;      Ancak gerçek bir erkek, tekrar giremez, sıcaklık ya da soğukluk önemli değil, girse de uyuyamaz zira. Aklınıza başka bir şey gelmesin, yataktan bahsediyorum. &lt;br /&gt;      İç ihtilaçlarım sonucu, bir hüzal hissediyorum, sırtımı dayadığım duvarın, sert,erkeksi, dostane tesellisi ile birlikte. Ancak duvara da söyledim, işte size de söylüyorum. Başkası yattıktan sonra ben o yatağa temellük  getiremem. Erkekle kadın arasında bir muadele bu, anlaşılması kolay değil. Ben olmanız lazım ancak…&lt;br /&gt;      &lt;br /&gt;     Beyaz tenli, siyahtan başkaca renk saçları olan, şirin , narin bir kadının , ince melodik sesini duymayı nasıl da arzuluyorum. Ama onun yerine duyduğum tek şey, cırtlak, nefret ettirici, sinir bozucu, uyarıcı bir alarm sesi. Yattığım rahat, sıcacık, kendimce mutlu rüyalar gördüğüm yatağımdan beni kaldıran. Saatin alarmı. Zaman, ah şu zaman yok mu?&lt;br /&gt;   Hah, hay yaşa. Unutmuştum ben de. Doğru a!! Uyku…Uyku soğuk bir suyun yüze çarpılmasıyla geçmez. Uyku zamanla geçer, zamanla!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-4701785504576390250?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/4701785504576390250/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=4701785504576390250' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/4701785504576390250'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/4701785504576390250'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/05/yatak-ayrlk-zerine.html' title='Yatak (ayrılık üzerine)'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SDTvpuAiq8I/AAAAAAAAACk/G_kjaVqC6To/s72-c/27_Ayrilik_1987_Mermer%2520copy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-388888968086037221</id><published>2008-05-11T14:14:00.000-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:43.698-08:00</updated><title type='text'>Çocuklarınızı bu yazıdan uzak tutunuz! +18</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SCdh9uzfwUI/AAAAAAAAACc/WkwgIG6Kq_M/s1600-h/16a7c9eia7.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SCdh9uzfwUI/AAAAAAAAACc/WkwgIG6Kq_M/s320/16a7c9eia7.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5199232007986463042" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarınızı ekrandan uzak tutunuz. Binalarda biber gazı bombalarıyla mahsur kalan insanları bilmesin çocuklarınız. Irak’ta ölen çocukları bilmesin, çocuklarınız… Sahi, Irak’lı çocukları savaş meydanlarından kim uzak tutacak? Onların ekranlardan uzak tutacak babaları var mı? &lt;br /&gt;   Çocuklarınızı ekrandan uzak tutunuz. Üç kuruş uğruna satılan kadınları görmesinler. Büyüyünce ne olacaklarını, ya da olabileceklerini bilmesinler. Şimdilik oyuncaklarıyla oynasınlar. Oyuncakları olmayan da, pasta yesin. Yeter ki çocuklarınızı ekrandan uzak tutunuz.&lt;br /&gt;    Çocuklarınızı ekrandan uzak tutunuz. Hele ki, gündüz yayınlanan iktisat programlarından. Çocuklarınız 1.000.000 ytl’nin gecelik faizinin, kaç ailenin aylık geçim masrafı olduğunu bilmesin. Bilip de ne yapacaklar? Cehalet mutluluktur.&lt;br /&gt;    Çocuklarınızı ekrandan uzak tutunuz. Onlar daha çocuk ve gaspın, adam öldürmenin, fuhuşun, çeteciliğin, hortumculuğun, adam kayırmanın, yolsuzluğun, rüşvetin, şerefsizliğin, aids’in, açlığın ve sefaletin, direnmenin ne olduğunu bilmesin çocuklarınız. Nasıl olsa ileride öğrenecekler. Acaba çocukken ruh hali bozulmayan çocuklar, büyüyünce ileride düştükleri bu karmaşanın etkisini nasıl yaşıyorlar?&lt;br /&gt;    Çocuklarınızı ekrandan uzak tutunuz. Sadece dondurma ve oyuncak reklamları gösteriminde çocuklarınız izlesin televizyonu. Bir de çizgi filmler tabi… Hani şu boy boy, Uzak Asya’lı çocukların ürettiği figrleri satılan çizgi filmler.&lt;br /&gt;     Çocuklarınızı ekrandan uzak tutunuz. Kitaplardan da uzak tutunuz. Sokaklardan da uzak tutunuz. Siz en iyisi çocuklarınızı odalarına kapatın ve orada besleyin onları. Hatta evde, kedi,köpek, kuş, tavşan beslemeyin. Bebek besleyin. Çocuk besleyin. Büyüyünce de salın hayata. Nasıl? İyi değil mi?&lt;br /&gt;    Uzak tutun çocuklarınızı televizyondan aman. N’olur yaptığınız pislikleri bilmesinler!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-388888968086037221?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/388888968086037221/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=388888968086037221' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/388888968086037221'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/388888968086037221'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/05/ocuklarnz-bu-yazdan-uzak-tutunuz-18.html' title='Çocuklarınızı bu yazıdan uzak tutunuz! +18'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SCdh9uzfwUI/AAAAAAAAACc/WkwgIG6Kq_M/s72-c/16a7c9eia7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-4284303984172332329</id><published>2008-04-24T07:46:00.000-07:00</published><updated>2008-04-24T07:58:05.101-07:00</updated><title type='text'>Hayat Sanatı</title><content type='html'>Hayatım anlam kaymalarıyla geçti.&lt;br /&gt;Aşklarım anlatım bozukluğu...&lt;br /&gt;''Seni seviyorum'' demem, mecaz sanıldı;&lt;br /&gt;Halbuki mübalağa bile değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her sevgimi telmihsiz ele aldım,&lt;br /&gt;Hiç birinde teşbih yoktu!&lt;br /&gt;Ama ah, o kinayeler yok mu?&lt;br /&gt;Hele birbiriyle tezat tevriyeler...&lt;br /&gt;Tariz yapmak zorunda mı, bana her sevgili?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tezat ne zaman biter bilinmez ama,&lt;br /&gt;Tenasüple mazhar olacağım elbet,&lt;br /&gt;Hayatı leff-ü neşredecek bir maşuka.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-4284303984172332329?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/4284303984172332329/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=4284303984172332329' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/4284303984172332329'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/4284303984172332329'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/04/hayat-sanat.html' title='Hayat Sanatı'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-4345167850415296532</id><published>2008-04-24T03:16:00.000-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:43.939-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aşk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='etik'/><title type='text'>Aşk Üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SBBe4NEpKSI/AAAAAAAAACU/KMj5HY_bhcc/s1600-h/PygmalianGalatea.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SBBe4NEpKSI/AAAAAAAAACU/KMj5HY_bhcc/s320/PygmalianGalatea.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5192754690033002786" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;‘’Heykeller yapmalıyım, çırılçıplak heykeller,&lt;br /&gt;Nefis rüyalarınız için…’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S.F.Abasıyanık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;   İşte böyle başlar, Kıbrıs’lı Pygmalion’un hikayesi… Siz hiç gerçekten sevdiniz mi?! Ah, unutmuşum, siz de o anlaşılması zor olan insanlardansınız. &lt;br /&gt;   Diyeceğim şu ki sevgi, salt, katıksız, duru, dürüst,  gerçek sevgi. Tıpkı Kral Pygmalion’un Galatea’ya duyduğu aşk gibi. Niçin insan, fiziksel olarak bir şeyler paylaşmadan aşık olamasın? Bu kadar mı maneviyata inancınız yok? Bu sapkın batı inancına bu kadar mı yıkandı beyniniz?&lt;br /&gt;    Aşkın anlaşılamayacak bir tarafı yoktur. Aşk, her türlü olabilir. Bir insanı ne etkilerse, kendisine ne uygunsa ona aşık olur. Bazen 1 yılda, bazen 1 dakikada. Bazen ilk görüşte birisinin gözlerine aşık olur, bazen hiç görmediği birisinin iç dünyasına, duygularına, saflığına.&lt;br /&gt;    Montaigne ; ‘’Aşk için kitapları bir yana bırakıp açık yüreklilikle konuşursak, arzulanan bir varlıkta bulacağımız tada susamaktan başka bir şey değildir, diyebiliriz gibi geliyor bana.’’ Demiştir.&lt;br /&gt;     Sokrates’e göre aşk, güzelliğin aracılığıyla çoğalma arzusudur. &lt;br /&gt;     Mesela Sait Faik’i ele alalım. Şöyle başlıyor cümlelerine, dünyanın en iyi tasvircisi;&lt;br /&gt;‘’Ne yalan söyleyeyim, benim aşkım tuhaftır. Halbuki, böyle olmamalıdır, insan yıldırımla vurulmuş gibi âşık olmalı, sonra muvaffak olmak için bir şeyler icat etmelidir. Bu nevi aşkı pek severim ama, bir türlü de olamam. Muhakkak, evvela, seveceğimden biraz yüz görmeliyim. Sonrası kolaydır. İkinci yüz verişte yakalandığımı hisseder, kaçınmaya çalışırım. Üçüncüde her şey bitmiştir. Artık deli gibi aşığımdır.’’&lt;br /&gt;      Gördünüz işte, Sait Faik, yüz verilmesine ihtiyacı olduğunu söylüyor. Peki ya zavallı Pygmalion ne yapsın? Hiç fildişinden yapılma bir heykelden, yüz görebilir mi insan? ‘’Galetea, ah Galetea, ne kadar güzelsin’’ diye iç geçirmelerle, ellerini kadının yüzünde dolaştıran bir erkek hayal edin ki, adamın elleri fildişi malzemenin soğukluğunu bile hissetmesin, gözleri o bembeyaz rengi, ten rengi sansın…&lt;br /&gt;     Pygmalion, o kadar güzel bir heykelden kadın çıkarmıştır ki ortaya, kendini ona aşık olmaktan alıkoyamaz.  Evet, siz sevdiğiniz insanın size ilgi göstermesini bekleyen âhlaksızlar, Pygmalion’a bakın ve ibret alın. Hanginizin sevgisi, bir taşı sevebilecek kadar büyük? Esas büyük sevgi, ellerini tuttuğunuz, yüzü okşadığınız, dudaklarını öptüğünüz, saçlarına dokunabildiğiniz, gözlerinin parlaklığını görebildiğiniz bir sevgiliye duyulan sevgi midir? Uğrunda ölebilirim dediğiniz sevgilerin, kaçı payidar kaldı hayatınızda? Onsuz olamam dediğiniz  kaç sevgiliden ayrıldınız, içten pazarlıklılar?!&lt;br /&gt;     Pygmalion öyle sevmedi. O sadece, taş ta olsa, konuşamasa da, kendisine karşılık veremese de, Galetea’yı sevdi, sevdi ve sevdi… Her gün onun taş dudaklarını öptü, saatlerce karşısında bekledi. Umut etti mi, etmedi mi bilemem ama, tanrılara yakardığını biliyorum.&lt;br /&gt;    ‘’Ey büyük tanrılar, madem insanlara her şeyi bahşediyorsunuz, madem ki hibenizin sonu yok, o halde Galetea’yı verin bana…’’&lt;br /&gt;      Galetea bir heykeldi. Ve Pygmalion onu, hiçbir şey beklemeden sevdi. Sadece o, Galetea olduğu için… Galetea onu öpemezdi, dokunamazdı, güzel sözler söyleyemez, onu tatmin edemezdi. Kısacası Pygmalion’un sevgisine karşılık veremezdi ama, Pygmalion onu sevdi. Hiçbir şeyi umursamadı, sadece sevgisine sahip çıktı.&lt;br /&gt;       Akabinde Afrodit, Pygmalion’a acımış olacak ki, bir sürpriz yaptı ona.  Pygmalion, gene bir gün eve geldiğinde, Galetea’ya dokundu, yüzünü okşadı, Galetea’nın ona karşılık vermeyeceğini bile bile. Ve… Evet oldu. Galetea karşılık verdi. Kadın da onu öpüyordu. Pygmalion’un sevgisi, onu taştan, kanlı canlı bir insana çevirmişti… Ee, Pygmalion da bunu hak etmişti doğrusu. &lt;br /&gt;    Bu günlerde, bu kadar büyük aşklara, aşk diye nitelendirilemeyecek aşklara, hiç de hak etmeyen insanların, her şeyden bir katkı, bir karşılık bekleyen insanların sahip olduğunu görüyorum da… Hem Pygmalion’a acıyorum, hem kendime…Benim de aşkım Pygmalion ile Sait Faik’in arasında bir yerdedir herhalde.&lt;br /&gt;    Ve siz, olanla yetinmeyen, varoluşun, doğallığın, içten gelenin, samimiyetin, gerçekliğin mucizesini görmeyen romantikler… İçten pazarlıklı, karşılık bekleyen, ilgi görmezse solan ahlaksızlar… Siz sakın aşık oldum demeyin, Pygmalion’dan haberdar olduktan sonra.&lt;br /&gt;    Bakın Pygmalion kimmiş; ‘‘pygmalion, kendisi için kusursuz kadının heykelini yapan eski bir Yunan Kralı. Tanrıça Afrodit bu heykele can vermiştir. Bu efsane, eşlerinin görünüşünü ya da kişiliğini değiştirmek isteyenlere karşılık ortaya çıkmıştır.’’&lt;br /&gt;    Şimdi gidin ve Nietzsche’nin size  önerdiği gibi yazgınızı kabullenin ki, gerçekten insanüstüne ulaşabilesiniz ve sevginiz gerçekten, maymunların sevgisinden farklı olsun... Ki gerçekten büyük sevginizle gurur duyabilin, gerçekten sevginiz mucizevi olabilsin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-4345167850415296532?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/4345167850415296532/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=4345167850415296532' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/4345167850415296532'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/4345167850415296532'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/04/ak-zerine.html' title='Aşk Üzerine'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SBBe4NEpKSI/AAAAAAAAACU/KMj5HY_bhcc/s72-c/PygmalianGalatea.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-2165881508736681712</id><published>2008-04-22T12:14:00.001-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:44.271-08:00</updated><title type='text'>Angut üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SA451dEpKOI/AAAAAAAAAB8/IKb8zlw_Ih8/s1600-h/angutpd9.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SA451dEpKOI/AAAAAAAAAB8/IKb8zlw_Ih8/s320/angutpd9.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5192151010904713442" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Oturup beklemek lazım&lt;br /&gt;Tepkisizce oturup beklemek&lt;br /&gt;Beklemek ve sadece izlemek&lt;br /&gt;Hayata anlamlar yükleyip sonra da çözümlememek gerek&lt;br /&gt;Hepsi yapay, her şey biter&lt;br /&gt;Ve koşmak peşinden hayallerin,&lt;br /&gt;Bu hayallerden daha saçmadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl ki bir cahille konuşursun&lt;br /&gt;Ve içinden gülmek gelir&lt;br /&gt;İşte o cahilleri ciddiye almamalısın&lt;br /&gt;Bırak kendi kendilerine, şarkı söyleyip eğlensinler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gereksiz alegoriler, o kadar kör yapmıştır ki&lt;br /&gt;Çağrışımı güzel bir söze, binlerce anlam yükler&lt;br /&gt;Dalar giderler süslü hayallerinin içine.&lt;br /&gt;Sonra sen suçlu olursun.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-2165881508736681712?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/2165881508736681712/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=2165881508736681712' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/2165881508736681712'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/2165881508736681712'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/04/angut-zerine.html' title='Angut üzerine'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SA451dEpKOI/AAAAAAAAAB8/IKb8zlw_Ih8/s72-c/angutpd9.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-7166364197869389573</id><published>2008-04-14T05:52:00.000-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:44.465-08:00</updated><title type='text'>''Ben anlamam bu işlerden'' demeyin.</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SANbcFerJcI/AAAAAAAAAB0/yHSJIgG00WE/s1600-h/third_world_map.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5189091733726242242" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SANbcFerJcI/AAAAAAAAAB0/yHSJIgG00WE/s320/third_world_map.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Cuma günü, General Electric firmasının açıkladığı bilançoda, beklenilenin yaklaşık %20 daha aşağı bir karla ilk çeyreği kapatması, büyük yankı uyandırmıştı.&lt;br /&gt;Zaten, Citi Group, Deutsche Bank gibi şirketlerin 8 milyar doları bulan büyük zararlar açıklamaları, artık dünya ekonomisinde son 3 ayda resesyon (durgunluk) sözcüğünü sık sık gündeme getirdi. Hatta öyle ki, en son 70’lerdeki krizde anılan, stagflasyon (durgunluk sırası enflasyon artışı) sözcüğü bile anılır oldu. Peki, resesyonun sonraki safhası olan depresyon (çöküntü) yaşanacak mı?&lt;br /&gt;Yaşanabileceğinin, hatta biz farkına varmadan başlamış olabileceğinin bile ilk habercisi, işte General Electric’in duyurduğu , beklentilerin çok altındaki kâr rakamıydı. Bu kadar önemli olmasının , birinci sebebi, General Electric, bir reel sektör kuruluşudur. Yani meta üretimi yapan bir kuruluş. Ve çok uluslu dev şirketlerin, en büyüklerinden birisi, hatta onların sembolü diyebiliriz.&lt;br /&gt;Bu açıklanan kar oranı gösterdi ki, artık bu resesyon dalgası, reel sektörü de vurmaya, finans sektörünü aşıp reel sektöre sirayet etmeye başladı.&lt;br /&gt;Demek ki FED’in (Amerika Birleşik Devletleri Merkez Bankası) geçtiğimiz yılın son çeyreği ve 2008 ilk çeyreğindeki faiz düşürme müdahaleleri , kısa vadede işe yaramadı. Hatta, karşılıksız emisyon bu durgunluğu çözümleyeceği yerde, stagflasyona sebep olmaya başladı. Zira finansal kaynaklı bir dalgalanma, artık reel sektörü de vuran bir krize dönüşmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bana 1873 yılı büyük buhranını hatırlattı, zira o kriz de finansal kaynaklı bir krizdi. Önce Avusturya’da, sonradan Almanya’da sonra diğer Avrupa ekonomilerine bulaşan bu kriz, banka iflasları, sonra yeniden yapılanma çabaları ve nihayetinde ise savaş harcamalarına dönüşüyordu.&lt;br /&gt;Spekülasyon, işgücü kıtlığı (bugün kalifiye işgücü olarak nitelendirebiliriz) artan maliyetlerle birleşince kârlılık oranları düşmüştür ve borsada önce belirsizlik ardından panik hakim olmaya başladı ve o dönemin lokomotif şirketleri, demiryolu sektörü şirketleri birer birer iflaslarını açıklamaya başlarken, ardından, Lyon’da 1882’de Lyon Bankası, Loire Bankası sonra da Union Générale ve sonra bir çok bankanın iflası takip etti.&lt;br /&gt;Neyse bu kısmı fazla uzatmayalım, ancak önce ne olduğu anlaşılmayan bir dalga daha sonra da bunun durgunluk ve ardından çabalar işe yaramayınca , bu durumun büyük bir çöküntüye sonuçlanan büyük buhran adlı bu derin kriz, hem fiyatları , dolayısıyla üretimi düşürerek, düşük kar marjları da öncelikle küçük işletmeleri ekonomiden tasfiye ediyordu, hem de düşen reel işçi gelirleri, talebi de daraltarak bu krizi derinleştiriyordu.&lt;br /&gt;Bugün ki dalgalanmaya benziyor bu senaryo sanırım. En azından ben büyük bir benzerlik kurdum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun süredir finansal kaynaklı bu süreci, şimdi General Electric sembolünün şokuyla, reel sektörde hissetmeye başladı ve artık resesyon karmaşasında son raddeye geldiği, çöküntünün baş göstereceği zamanın çok da uzak olmayacağı görülüyor. Tabi ki bunun için kesin bir tarih verilemez ama, FED’in yaptıklarının kısa vadede işe yaramadığı gözüküyor ve ABD dünya gözünde günbe gün itibarını kaybetmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yükselen enerji fiyatlarının maliyet enflasyonu yaratması ve alttan baskı yaratması, bu baskıyı düşük kar marjlarının karşılayamaması, zaten orta sınıfı ve küçük işletmeleri tasfiye etmeye başladı.&lt;br /&gt;Firma yönetimi yönünden baktığımız zaman da, gene şu durum karşımıza çıkıyor, ana firmaların tedarikçilerini bu durgunluk hissedilir derecede vuruyordu zaten son 2-3 yıldır. Şimdi artık ana firmalara sirayet eden bu durgunluk, eğer dünya ekonomisini yöneten IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşlar, artık Neo-Liberalizm fundamentalizminden vazgeçip, radikal ve gerçekçi çözümler bulmazlarsa ve hala klasik iktisat kitaplarında yazan çözüm reçetelerinden medet umarlarsa, bu durum derin bir krize dönüşecek gibi duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak IMF’nin kendi yapısı içerisinde ,yeni daraltıcı önlemleri ve G-7’ce de desteklenen bu reform hareketi (&lt;a href="http://www.imf.org/external/pubs/ft/survey/so/2008/NEW041208A.htm"&gt;http://www.imf.org/external/pubs/ft/survey/so/2008/NEW041208A.htm&lt;/a&gt;) yönetimsel masrafları kısma, yeni küresel dinamik ekonomilere daha büyük ağırlık vereceği, düşük gelirli ülkelerin seslerini daha çok dinleyeceği, yeni kota uygulamalarına gitmesi, ve ABD hazinesi sekreteri Poulson’un IMF’ye limitli altın satışından sağlayacağı kaynağı IMF’ye aktarmak istediklerini açıklaması, bu sürece olumlu etki yapabilir mi? Bunu da göreceğiz.&lt;br /&gt;Fakat şahsi görüşüm, bu çabaların da yetmeme ihtimalinin büyük olduğudur. IMF’nin 2008-20013 arası yaptığı 3.7- 4.8 aralığındaki dünya geneli büyüme trendi de , doğru çıkmayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde biraz felaket tellallığı yapıp en kötü senaryoyu direkt söyleyelim. Öncelikle tıpkı 1873-1895 yılları Büyük Buhranı’nın ardılı olarak çıkan 1. Dünya Savaşı gibi bir dünya savaşı çıkabilir pekala.&lt;br /&gt;Bu senaryonun bazı emarelerini, AB ile silahsızlanma anlaşmasını askıya alan Rusya, NATO’nun genişleme süreci, Çin’in ABD’nin hegamonyası için iyiden iyiye bir tehdit haline gelmesi, doların küresel piyasalarda, genel itibariyle değer kaybetmesi, ABD’nin Büyük Ortadoğu Planı ve bu planla Rusya’nın etrafını çevirmeye çalışması ve aynı zamanda Çin’e de gerektiğinde askeri müdahaleleri yapabileceği yeni üsler yaratma çabası, aynı zamanda, kendi ithalat yükünü, Orta Doğu kuşağında yer alan bu ülkelere konsolide etme girişimi, Doğu Avrupa’ya kurmak istediği ve Rusya ile sık sık siyasal krizlere yol açan Füze-Kalkan projesi, ABD’ye karşı büyük muhalif güçlerin çıktığı ve ABD’nin engelleyemediği Güney Amerika demokratik-sosyalist kuşağı ve bu kuşağın önderi Venezüella-İran yakınlaşması, ABD'nin Doğu Avrupa'da kendine yeni üsler yaratma projesi ve en somut örneği Kosova… Bunları üst üste koyduğumuz vakit, sanki patlamaya hazır bir odanın içine doldurulmuş , patlayıcı gaz niteliği kazandığını söyleyebiliriz. Zira Güney Osetya problemi, ABD'nin bölgedeki uzantısı Gürcistan ile Rusya arasında 1 yıldır bir gerginliğe yol açmakta. Bu bahaneyle Rusya'nın Gürcistan'a bir askeri müdahalesi beklenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıya başladığım noktayla, şimdi ortaya çıkan senaryoya bakıyorum da, meğer sistemi anlayabilmek için ne çok enstrümana ihtiyacımız varmış. Ve her şey birbiriyle ne kadar ilintili ve aslında tekil olarak alakasız gibi gözüken yap-boz parçalarını tek tek bir araya getirip topladığımızda, ortaya nasıl bir şekil çıkabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşayacağımız günler ne gösterecek bilinmez ancak, şu gerçekki şu sıralar pek çok kişinin umrunda olmayan , takım elbiseli , bon çantalı adamların kendi aralarında değiş-tokuşları olarak baktıkları bu sistem, eğer farkına varılmazsa, en entelektüel sanatçısından, en zengin ve umursamaz insanına kadar, tepelerine bomba olarak düşebilir.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kısaca, ''Ben anlamam bu işlerden'' demeyin... Yarın bir gün çok kötü bir şekilde anlarsınız sonra.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-7166364197869389573?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/7166364197869389573/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=7166364197869389573' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/7166364197869389573'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/7166364197869389573'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/04/ben-anlamam-bu-ilerden-demeyin.html' title='&apos;&apos;Ben anlamam bu işlerden&apos;&apos; demeyin.'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SANbcFerJcI/AAAAAAAAAB0/yHSJIgG00WE/s72-c/third_world_map.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-5024839798576688165</id><published>2008-04-13T11:25:00.001-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:44.649-08:00</updated><title type='text'>Wish you were here...</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SAJQRFerJbI/AAAAAAAAABs/Uoe82M2ru7s/s1600-h/m_1afdc519eb.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5188797975143065010" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SAJQRFerJbI/AAAAAAAAABs/Uoe82M2ru7s/s320/m_1afdc519eb.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Peki, bahsedebileceğini düşünüyor musun?&lt;br /&gt;Cehennemden cennet, acılardan mavi gökyüzü&lt;br /&gt;Soğuk çelik bir tren rayından, yeşil bir alan söyleyebilir misin?&lt;br /&gt;Peçeden bir gülümseme?&lt;br /&gt;Bahsedebileceğini düşünüyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve onlar senin kahramanlarını hayaletler için ticaret mi ettiler?&lt;br /&gt;Ağaçlar için sıcak küller, serin bir esinti için sıcak hava, değişim için soğuk teselli&lt;br /&gt;Ve savaşta yürümeyi, kafeste bir başrole mi değiştin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl isterdim,&lt;br /&gt;Nasıl isterdim burada olmanı&lt;br /&gt;Biz sadece, balık kasesinde yüzen iki kayıp ruhuz, yıllar yıllar sonra&lt;br /&gt;Aynı eski yeri çiğniyoruz ve ne bulduk?&lt;br /&gt;Aynı eski gözyaşları,&lt;br /&gt;Keşke burada olsaydın.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-5024839798576688165?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/5024839798576688165/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=5024839798576688165' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/5024839798576688165'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/5024839798576688165'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/04/wish-you-were-here.html' title='Wish you were here...'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SAJQRFerJbI/AAAAAAAAABs/Uoe82M2ru7s/s72-c/m_1afdc519eb.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-6051846016288862250</id><published>2008-04-12T07:29:00.000-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:44.858-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset Felsefesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eleştiri'/><title type='text'>Demokrasi sen ne güzel şeymişsin böyle</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SADH43-bcOI/AAAAAAAAABk/WmGMsyp6wJo/s1600-h/KurbanOlam.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5188366550643208418" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SADH43-bcOI/AAAAAAAAABk/WmGMsyp6wJo/s320/KurbanOlam.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bugün internette haberleri şöyle bir gezinirken, şu habere rastladım:&lt;br /&gt;‘’ Şeytani ve entrika dolu planlar&lt;br /&gt;12 Nisan 2008 Cumartesi 15:48&lt;br /&gt;AK Parti Manisa Milletvekili Bülent Arınç'tan gündeme ilişkin çarpıcı açıklamalar geldi. ‘’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haberde Bülent Arınç şu sözleri sarf ediyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’ Demokrasilerde sandık ve seçimi temel ilke kabul edenler şunu da bilmelidirler ki;&lt;br /&gt;iktidarların el değiştirmesi kanlı olmamalıdır, şeytani olmamalıdır, entrika dolu olmamalıdır, müdahalelerle karşılaşmamalıdır. Halkın iradesi hür ve serbest olmalıdır, sonucuna da herkes katlanmalıdır’’&lt;br /&gt;Teori bakımından çok güzel sözler. Halkın gururunu okşayacak, demokrasiye olan inancını ve güveni pekiştirecek, pembe tablolar çizen sözler. Ancak öncelikle, AKP’nin parti içi demokrasisi ne durumdadır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece bir örnek vereceğim, gene internette dolanırken rastladığım bir haber şöyleydi:&lt;br /&gt;‘’ AK Parti'ye demokrasi ihtarı&lt;br /&gt;Yargıtay Başsavcısı, AK Parti'de 'demokrasi yok' iddiasıyla tüzüğün değiştirilmesi ve ihtar verilmesi için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu.’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devamı ise şöyleydi:&lt;br /&gt;"DEMOKRASİYE AYKIRI" Yargıtay Başsavcısı'nın AK Parti'ye ihtar verilmesini istediği tüzük maddeleri ve Anayasa Mahkemesi'ne gönderdiği yazıdaki ifadeleri özetle şöyle:&lt;/div&gt;&lt;div&gt;* Tüzükteki düzenleme: Merkez Yürütme Kurulu'na, delege seçimlerini iptal etme yetkisi veriliyor.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;* Başsavcı: Yasa tarafından hakime dahi verilmeyen yetki, yasal görevi bulunmayan Merkez Yürütme Kurulu'na (MYK) verilemez. Bu düzenleme, Siyasi Partiler Yasası'ndaki parti içi demokrasi ilkelerine aykırıdır.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;* Tüzükteki düzenleme: Partinin merkezden göstereceği milletvekili adaylarının Genel Başkan tarafından belirlenmesini içeriyor.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;* Başsavcı: Merkez adaylarının belirlenmesi işlemi, sonuçta partiyi bağlayan bir "karar" almakla mümkündür. Oysa genel başkan, bu konuda partinin tek başına karar almaya yetkili organı değildir. Bu konuda büyük kongrenin karar vermesi gerekir. Demokraside asıl olan müzakere ve oylama yapılıp karar almaktır. Tüzüğün bu maddesi ile demokratik uygulama tamamen dışlanmıştır. Parti tüzüğündeki bu düzenleme pratikte seçilenler yönünden de bir baskı oluşturacak sakıncaları taşımaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;* Tüzükteki düzenleme: Genel kongre gündeminin delegelerin en az yüzde 5'i tarafından verilmesini içeriyor.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;* Başsavcı: Bu oran yüzde 10 olmalıdır. Parti içi azınlık hakkı çoğunluğun yol açabileceği tüzük ihlallerine karşı kurumsal bir sigortadır. Hiçbir azınlık hakkı, yarıdan fazla bir oran içeremez. Bu durumda hak azınlığın değil, çoğunluğun hakkına dönüşür. Bir hakkın kullanımını olanaksız kılan bir oran ile o hakkın ortadan kaldırılması arasında her hangi bir fark yoktur.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;* Tüzükteki düzenleme: Parti yönetim organlarının ve milletvekillerinin Kurucular Kurulu'nun da doğal üyeleri olduğu belirtiliyor.&lt;/div&gt;&lt;div&gt;* Başsavcı: Bu düzenlemedeki "kurucular kurulu" ifadesi, "kurucu üyeler" olarak düzeltilmelidir.’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca demokrasi aşığı, laik düzenin koruyucusu kollayıcısı, cumhuriyetimizin gözbebeği AKP’nin(!),&lt;br /&gt;Demokrasiye aykırı düşen davranışlarına da değinmek lazım gelir. Mesela sayın Recep Tayip Erdoğan’ı ele alalım. Demokrasi, demokrasi diye her fırsatta dilen getiren sayın başbakan, acaba demokrasinin temel ilkelerinden birisi olan ‘’güçler ayrılığı’’ ilkesini duymamış mıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği üzere, Fransız düşünürü Montesqieu’nün ünlü güçler ayrılığı ilkesi, şu temele dayanıyordu. Yargı, yasama ve yürütme bağımsız hareket etmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki o halde, demokrasi aşığı AKP’nin ama aynı zamanda hem yasama hem de yürütmede mutlak söz sahibi olan AKP’nin, bu yetmiyormuş gibi, sürekli yargıyı eleştiren ve açıkça ‘’yargıya güvenmiyoruz’’ deme cesareti gösteren AKP’nin, bütün bunların üstüne bir de Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi ile birlikte sigorta görevini üstlenmesi gereken Cumhurbaşkanlığı makamını da ele geçiren ve her gelen yasası jet hızıyla onaylanan AKP’nin, kendi görüşünde olmayan memur , yönetici ve işçileri tasfiye eden, AKP’nin demokrasiye uygun hareket ettiğini söyleyebilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrasi nedir bilmiyorsak eğer, söyleyebiliriz elbette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca şu sıralar gündeme gelen, oy değeri konusuna da değinmek lazım. Bir mankenle, bir şairin oy hakkının eşit olması, ne derece eşitliktir? Gerçekten adalet bu mudur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrasi hakkında, kabaca bilgi edinebileceğimiz internet ansiklopedisi Wikipedia’da, bakın bu bahsedilen düzen nasıl geçiyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’Kalkınmacı demokrasi:&lt;br /&gt;Bireyin ve toplumun gelişimini esas saymıştır. Bu tip demokrasilerin en radikal olanı &lt;a title="Jean-Jacques Rousseau" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Jean-Jacques_Rousseau"&gt;Jean-Jacques Rousseau&lt;/a&gt; tarafından dile getirilmiştir. Ona göre bireyler ancak içinde bulundukları toplumun kararlarını şekillendirebilmesine doğrudan ve sürekli olarak katılımları halinde 'özgür' olabilirler. Bu açıdan bakıldığında, doğrudan demokrasiyi tanımlamakla birlikte bu şekilde oluşturulacak genel iradeye vatandaşların itaat etmesi durumunda özgürlüğe kavuşacakları savıyla ayrılır.&lt;br /&gt;Kalkınmacı demokrasinin, liberal demokrasiye daha ılımlı hali ise &lt;a title="John Stuart Mill" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/John_Stuart_Mill"&gt;John Stuart Mill&lt;/a&gt; tarafından dile getirilmiştir. Mill’e göre demokrasinin en büyük yararı, vatandaşların siyasi hayata katılımlarını sağlayarak, onların anlayışlarını ve duyarlılıklarını güçlendirmesidir. Bu yüzden kadın olsun fakir olsun herkesin oy verme hakkının olması gerektiğini savunur. Fakat bu oy hakkını ‘eşit’ olarak savunmamıştır. Örneğin vasıfsız işçinin bir oy vasıflı işçinin iki oy, donanımlı meslek sahiplerinin ise beş oy hakkına sahip olması gerektiğini, böylelikle demokraside “çoğunluğun tiranlığı” korkusundan kurtulabilineceğini savunuyordu. Basitçe herkesin oy hakkının olmasını savunurken çoğunluğun verdiği kararların her zaman doğru olmayabileceğini belirtiyordu.’’&lt;br /&gt;(kaynak: &lt;a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Demokrasi"&gt;http://tr.wikipedia.org/wiki/Demokrasi&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Sizce de kulağa daha adil gelmiyor mu? Çoğunluktan aldığı güçle, azınlığı ezen, hatta çoğunluğun bile zararına işler yapan bir parti, ne derece demokratiktir? Bu düzeni doğuran bir demokrasi sistemi ne derece sağlıklıdır?&lt;br /&gt;Daha önce, ‘’Sömürü Üzerine’’ adlı yazımda bahsettiğim; komünizm-sosyalizmin amaç olamayacağı gibi, demokrasi de bir amaç değil, ama halkın daha rahat, daha mutlu, daha adil, daha eşit ve daha özgür yaşaması için bir araç olmalıdır.&lt;br /&gt;Bu şekilde düşünmezsek ve karanlık bir fundamentalizmin (köktencilik) içine düşecek olursak eğer, yer yüzünde gördüğümüz her şeyin yozlaşması, doğal bir sonuçtur.&lt;br /&gt;Binaenaleyh, bu durumdaki AKP’nin ve demokrasinin, gerçek demokrasi ile bağdaştığı ne derece ileri sürülebilir? Lütfen vicdanınızın sesini dinleyin, eğer gelişmiş bir vicdanınız ve ahlak anlayışınız varsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşlerine gelince, demokrasi çığırtkanlığı yaparlar; işlerine gelmeyen noktada sessiz sedasız, ellerinde tuttukları komprador medyayı da kullanarak , demokrasiyi hiçe sayarlar. Bu noktada bunun demokratik değil, ancak popülist bir anlayış olduğunu söyleyebiliriz. Başta da belirttiğim gibi, AKP’nin yaptığı ikiyüzlülüktür. Kandırmacadır. Aptal yerine koymacadır. Bu tip bir demokrasi sisteminin eleştirisine, Zübük filminde rol alan, Sayın Kemal Sunal’ın ağzından çıkan sözlere, ne güzel rastlıyoruz;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’Artık demokrasi geldi. Nedir demokrasi? Demokrasi öyle bişeydir ki, dadından yinmez. Demokrasi, küpünü doldur dönemidir. ‘’ Tabi ki, anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğruyu, gerçekten doğruyu söyleyeceğinize, namusunuz ve şerefiniz üzerine, yemin eder misiniz?&lt;br /&gt;AKP’nin hala gerçekten demokrat bir parti olduğuna inanıyor musunuz?&lt;br /&gt;Evet mi?! O halde siz başınıza geleceklere müstehaksınız.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-6051846016288862250?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/6051846016288862250/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=6051846016288862250' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/6051846016288862250'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/6051846016288862250'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/04/demokrasi-sen-ne-gzel-eymisin-byle.html' title='Demokrasi sen ne güzel şeymişsin böyle'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/SADH43-bcOI/AAAAAAAAABk/WmGMsyp6wJo/s72-c/KurbanOlam.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-4503138171624527576</id><published>2008-04-10T11:50:00.000-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:45.035-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><title type='text'>Pragmatiste Cevap</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5h0X-bcMI/AAAAAAAAABU/5GPrtzQEhcI/s1600-h/250px-Edgexhand.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5187691373194342594" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5h0X-bcMI/AAAAAAAAABU/5GPrtzQEhcI/s320/250px-Edgexhand.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ben kendime cevap çıkarttım pragmatist arkadaşımızın yazısından, ve yeni bir tartışma konusu yarattığı ve konudaki fikirlerimi daha derin açıklamama vesile olduğu içinse teşekkür ediyorum. (hede hödö, zart zurt gibi terimler de anlamsız şeyler için kullanılır, acaba savunduğu şeyler ne kadar anlamlı? &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Osman havuzda Şenay'la yakalanmış- hii, çok derin mevzu bunlar, oturup uzun uzadıya tartışmak lazım, gel starbucks'a gidelim orada anlatırsın.-peki)&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Her şeyden önce, kendini geliştirmek demek, kendi olmayı unutmak demek değildir. Daha iyi bir ''kendi'' dir. Yani ''kalite'' .Kaliteli insan olmak kolay mı? Kalite nedir? Kalite norm ile spesifikasyonların, aynı olgu içerisinde temerküz etmesidir.Yani?Norm= olması gerekenSpesifikasyon= Şimdiki durumda bulundurduğu özellikKalite= normlarla spesifikasyonların buluşması. Tek başına spesifik ( Bir türün, bir olayın karakteristik yönünü veren.) bir insan olmak, kaliteli insan olmak anlamına gelmez. Normların altında kalırsan, ''güruh'' u oluşturan kişilerden birisi olursun.Yani spesifikasyonları, ''mevcut durum budur'' diyerek savunmak, kaliteye ulaşmayı engeller her zaman. Hobiler konusunda, elbette kendisini o yönde de geliştirmelidir. Zaten kendini geliştir derken, zihinsel olarak demedim sadece. Vücudunu geliştirebilir bir insan, bir başkası başka bir yeteneğini geliştirir.Ama şüphesiz ki bunların en değerlisi, ''zihinsel'' yetenektir ve en önce bunun geliştirilmesi gereklidir. Esas kültür, kültürlü olmak budur.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Pragmatist arkadaşımızın yazdığından da anlaşılacağı gibi, kendisi baya pragmatist birisi ve ticari konudan ele almış.Ancak yazdıklarının %90'ına katılmıyorum. Bir kere yazısında çok kere pragmatizm ile hedonizmi , egoizmi karıştırmış. Zevk aldığı konular(!) ,bazen yarar sağlamayabilir . Ayrıca bireysel anlamda ele aldığımız zamanda, bir insanın magazin izlemesi ve magazinel kültürün içinde olması, gene ona bir yarar sağlamaz, sadece egosunu tatmin eder.Kaldı ki\ nerede Kant'ın Ödev Ahlakı?!Magazini savunmak (belki kendince haklısındır) bana göre akıl dışı bir şeydir. Bunu savunanlar genelde bu konuda ticari kaygıları olan kişilerdir.Zira magazinin halkı uyuşturmak için en etkili araçlardan birisi olduğu, yadsınamaz bir gerçektir. Ayrıca, başkalarının arkasından konuşmak, hiç hoş bir şey değildir ve bir kompleks belirtisidir. Takıntılı insanlar bu tip konuları merak ederler. Herkes kendi işine bakmalı, başkasının dedikodusunu yapmamalıdır. Evet insanların doğasında vardır belki bu bahsettiklerin. Ancak KÜLTÜR işte burada devreye girer.. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;KÜLTÜR, sonradan katılmış demektir ve bu sonradan katılan olgu, insanın davranışlarını frenler ve olandan alıp ''OLMASI GEREKEN'' e, erdemli olmaya götürür. (Başta bahsettiğim spesifikasyon+norm = kalite anlayışı)İnsanların bu derece metalaşması, insanların manevi dünyalarında sürekli bir eksiklik hissetmelerine, Durkheim'ın değindiği gibi, insanın kendine yabancılaşmasına yol açmaktadır. Bu da intiharları, psikologlara sürekli para ödemeyi, abuk subuk tarikatlara girmeyi (moon tarikatı mesela) beraberinde getirmiştir.Üstelik imzana da ''Zihin; akıl, zekâ ve mantık üçlüsünü doğru ve etkin kullanarak iradeli hareket etmek demektir. '' yazmışsın. ''Yani, güdülere, zevklere göre hareket etmek değil, akla göre mantığa göre hareket etmeye değer vermişsin'' (sözde öyle gözüküyor)Peki o zaman şu yazdığın yazı ile, bu imza çelişmiyor mu? Kendiniz olmayı unutma demişsin, peki sen bu iki anlayıştan hangisine mensupsun?Magazinel merak yerine, entelektüel merak oluşursa, işte o zaman kişi kendisini geliştirmiş olur. Burada magazinel merak derken de, güncel olayları takip etmemeli demiyorum. Zaten entelektüelliğin doğası güncel olmayı gerektirir. Ama kim? Kiminle? Nerede? Ne yaptı? 'den ziyade, Kim? Neyi? Nerede? Buldu? tarzında bir yaklaşım, insanlığın gelişimi için gerekli yaklaşımdır.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ayrıca güzel ya da yakışıklı seçmek, bize ne gibi bir fayda sağlayacak anlayamadım?! Televizyondaki gibi (!) bir güzellik yarışması önermek te oldukça komik. Çünkü TV'deki güzellik yarışmalarının amacı, esasen güzel seçmek değil, sponsorların adını duyurup para kazanmaktır. Yeni yapay idoller yaratıp, onları pazarlayarak yeni mal ve hizmetler satmaktır. Bu şekilde de kapitalizmin çarkını döndürmektir.Bu yüzden moda denen (bana göre bela) icat edildi, insanlar, şirketlerin üretim maliyetleri azalsın diye tek tipleştirildi ve KÜRESELLEŞME icat edildi.Üstelik bunu da siz magazin severlerin egolarını sömürerek yapıyorlar.Sen TV'deki gibi yapınca, sponsorlardan para mı kazanacaksın, bunu da anlamış değilim.Bir dönem de uyuşturucu kültürü oluşmuştu insanlarda ve Avrupa'yı Amerika'yı kasıp kavurmuştu... Magazin ile uyuşturucu arasında bağ kurabiliriz. Zira birisi fiziksel, ötekisi zihinsel olarak uyuşturmaktadır.Magazin satıcılarının da, insanlara ''zarar satıp'' onların sırtından geçinmeleri ile, uyuşturucu tacirlerininkisi bu açıdan pek bir benzemektedir.Her zaman her türlü akım, trend yakalayabilir moda olabilir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Önemli olan zaten neyin, ne olduğunun farkına varmaktır, he bulduğu suya atlamamaktır. O su bataklık çıkabilir çünkü.TV kültürü oluştu diye de , bunun üzerine yoğunlaşmak, insanı ''sığlaştırır''.Sığ sularda sadece kayıklar yüzer, ve bu kayıkların ufukları her zaman dar olur çünkü hep sığ sularda yüzmüş, okyanusa açılamamışladır.Her şeyden bir kazanç kapısı sağlamaya çalışmak ve insan olmanın,vatandaş olmanın yüklediği ödevleri unutmak, insanı bayağılaştıran bir tutumdur.Kendini geliştirmek ise, kültür ve görgü ile olmazsa, ne ile olur bilmiyorum. Zira bahsedilen hobiler, mesleki ve teknik beceri kazandırabilir insanlara, ancak kavramsal bilgi sahibi olmak, her zaman için bu tür becerilerden üstündür.Bunun başında da dil, tarih ve felsefe bilmek gelir.Satranç oynamak ile, satranç tarihi bilmesini de karıştırmış üstelik! Karpov'u bilmek, satranç oynamak ile dolaylı ancak, satranç tarihi okumakla direkt ilintilidir.Yani sen istersen satranç şampiyonu ol, gene de Karpov'un kim olduğunu bilmeyebilirsin. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bu durumda, satranç oynama yeteneği olduğundan bahsedilebilir ancak bir ''satranç kültürü'' oluştuğundan söz edilemez.Burada kilit kelime, ''bilmek'' ... ''becermek'' değil. Yani; bir şeyi yapabilme becerisini geliştirmek ile, bilmek doğru orantılı değildir. Birisi mesleki beceriyi geliştirir, bilmek ise genel kültürü ve kişiliği yüceltir. Yani kısacası, önemli olan, erdem sahibi bir insan olabilmektir. Yoksa, ''ye , iç, yat'' mantığı ile, bu dünyaya bir şeyler veremeden, bir şeyler üretmeden sadece tüketip, ihtiyaç karşılayarak gitmek, pek te insana uygun bir davranış olmasa gerek. Bu tür insanların oluşturduğu topluluklar genel de ''güruh'' olarak adlandırılmıştır.Bilim, sanat, felsefe, edebiyat gibi olguları da herkes sevmez, zevk almaz katılıyorum. Bu yüzden zaten, herkes aydın değildir. Bu bir ayrıcalıktır ve TV'ye sığ demek, kendini beğenmişlik değildir.Serdar Ortaç konusuna değinmek istiyorum. Serdar Ortaç ekonomi dersi verecekse gitsin bir şirkette yöneticilik yapsın, şarkıcılık değil. Laylayloylom diye şarkıyı ben de yaparım marifet bu değil. Sanatçı, güzel eserler veren kimsedir. Evet güzellik görecelidir ancak , bu güzellik anlayışı da yine kültür seviyesi ile doğru orantılıdır.Adam Serdar Ortaç dinler, çünkü zaten entelektüel merakı yok. Wagner'i, Dede Efendi'yi, Çaykovski'yi , Django Reinhardt'ı, Secret Gaden'ı, Yanni'yi nereden bilsin ki? Televizyonda o gösterilmiyor. Oysa esas güzel olanı kaçırmakta yine bu tip bir insan. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Gene olması gerekene ulaşmak, kendini aşmak yerine, olanla, verilenle idare ediyor.Genelde bu tarz pop zımbırtı dinleyenlerin , bu bahsettiğim gerçek sanat eseri klasikleşmiş şarkılarını duyduklarında ''Aaa, bu şarkı ne güzel ya hep reklamlarda duyuyorum, atsana bana bunu msn'den'' demelerine şahit oldum pek çok kez.Emrah'a sormuşlar, ''Mozart'ı beğeniyor musun?'' cevap, ''Çok beğeniyorum, Türkiye'ye konsere gelirse konserine gitmek isterim (!)'' Gülsem mi, ağlasam mı?..Adam olmak öyle kolay iş değil. Adam olmak için önce ''erdemli'' ve başta belirttiğim gibi ''kaliteli'' olmak gerekir.İnsanları birbirlerinden ayıran esas özellik te budur zaten. Birisi, hobilerinde üst düzeye ulaştı mesleğinde zirve yaptı; ancak görgüsü, genel kültürü eksik, öğrenme merakı ve entelektüel yeteneği yok. (Mesela İbrahim Tatlıses) (bkz.Kıroyum ama para bende)İşte şimdi tam da ''ADAM OLMAK'' konusuna değineceğin bu açıklamalardan sonra.Ünlü hikaye bilirsiniz... &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Babası oğluna , ''Ben sana vezir olamazsın değil adam olamazsın dedim'' der.Yani kısacası, Aydın olma sevdası, çok büyük bir erdemdir. Ne kadar sorgularsan, o kadar varsındır!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-4503138171624527576?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/4503138171624527576/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=4503138171624527576' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/4503138171624527576'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/4503138171624527576'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/04/pragmatiste-cevap.html' title='Pragmatiste Cevap'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5h0X-bcMI/AAAAAAAAABU/5GPrtzQEhcI/s72-c/250px-Edgexhand.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-8999336779237296001</id><published>2008-04-10T11:43:00.001-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:45.233-08:00</updated><title type='text'>Deniz'lerin THKO Savunmasından</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5f_X-bcLI/AAAAAAAAABM/Ivrjy4NbqmM/s1600-h/kapak_49_deniz.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5187689363149648050" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5f_X-bcLI/AAAAAAAAABM/Ivrjy4NbqmM/s320/kapak_49_deniz.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'nin bağımsızlığındanbaşka bir şey istemedim.Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye'nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum.&lt;br /&gt;Bizlerin tek özlemi tahsil sırasında bulunmamıza rağmen Türkiye'nin bağımsızlığıdır. Biz hiçbir zaman bütün çabamıza rağmen Türkiye'nin bağımsızlığını temin edemedik.&lt;br /&gt;Biz 50 sene evvel Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkenin çocukları olarak Kurtuluş Savaşı'nın gerçek tahlilini yapmaya her zaman için muktediriz. Biz yine çok iyi biliriz ki Türkiye Kurtuluş Savaşı'nı yapmak için Samsun'a çıkanlara İstanbul örfi idaresince ve mahkemelerince idam cezası verilmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki, Osmanlı İmparatorluğu yüzlerce generalinden ancak birkaç tanesi Kurtuluş Savaşı'na iştirak etmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Kurtuluş Savaşı yapıldığı sırada İstanbul'da bulunanlar bunları yapanlara eşkıya demiştir.&lt;br /&gt;1950 tarihinde Amerikan emperyalizmi iktidara geldi. Demokrat iktidar 27 Mayıs 1960'da tarihe gömüldü. Demokrat Parti gitti, bunun gitmesiyle tellaklar değişmedi. 27 Mayıs'ı kastetmiyorum, bundan sonrasını kastediyorum. Hamam aynı fakat bu defa da tellaklar değişti. Amerika bu dönemde imdada yetişip İnönü'yü düşürdü, Demirel'i iktidara getirdi.&lt;br /&gt;Mustafa Kemal'e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz&lt;br /&gt;Öğrenci hareketlerine gelince, Türkiye'de öğrenci olayları 50-60 senedir eksik olmamıştır. Sultan Hamit'in Tıbbiye talebelerini Sarayburnu'ndan denize attığı tarihten itibaren öğrenci hareketleri Türkiye'de devam edegelmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizme hayır diyen gençler ilerici gençlerdi. Ve 28 Nisan 1960 tarihinde özgürlük savaşı veren gençlerdir. Amerikan emperyalizmi tarafından İnönü hükümetten düşürüldüğünde protesto gösterisi yapan gençler ilerici gençlerdir. Anayasa'ya Bağlılık Mitingi'ni de bizler yaptık. O günün mitinginde iktidarın kiralık adamlarından ve polisinden dayak yiyen de gene bizlerdik.&lt;br /&gt;1968 senesine gelince, üniversiteler öğrenciler tarafından işgal edildi. İşgalleri gayet meşru idi ve kürsü ağaları dahi bu işgallerin haklılığını hiçbir zaman inkar edemedi. Aynı yılın Temmuz ayında Amerikan Filosu'na karşı gösteri yapanlardan Vedat Demircioğlu polis tarafından hunharca öldürüldü. İktidarın kiralık kuvvetleri ve polisi hunharca devrimcilerin üzerine saldırdı. 20'ye yakın devrimci öldürüldü. Bunların hiçbirinin katili bulunamadı. Polis karakolları işkencehane haline getirildi. Hiçbir savcı buna karşı çıkmadı. Fikir özgürlüğünü ve Anayasa'yı paravan yapanlar "önceden Atatürkçü geçinirken O'nun fikir ve şahsiyetini de küçük görmeye başladılar, sadece Mustafa Kemal tarafını beğeniyorlardı." suçlamasını kesin olarak reddediyorum ve asla kabul etmiyorum. Diğer yurtseverler de bunu kabul etmez.&lt;br /&gt;Gerçekler örtülmek isteniyor. Mustafa Kemal'e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. Onun İstiklal-i tam prensibini, ve onun istiklal-i tam Türkiye idealini yalnızca biz devam ettiriyoruz.&lt;br /&gt;Anayasa'yı en fazla savunan bizleriz&lt;br /&gt;İddianame'de bizim Anayasa'yı cebren ilgaya teşebbüs ettiğimiz ileri sürülmektedir. Öteden beri arzetmiş olduğum gibi, bu ülkede Anayasa'yı en fazla savunanlar bizleriz. Anayasa'yı ihlal edenlerse ortadadır. Anayasa'nın uygulanmasını isteyen gene bizleriz. Anayasa'yı uygulamayan yavuz kimselerse hâlâ ortadadır. Ve yine o kişiler bizim kellemizi istemektedirler. Bile bile iddia makamı bizim Anayasa'yı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir.&lt;br /&gt;İdddia makamı bizim vermekte olduğumuz Bağımsızlık Savaşı'na karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na karşı, reformlara karşı ve bu nedenle bizim Anayasa'yı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir. Çünkü Süleyman Demirel hâlâ ortada gezmektedir. Kudreti yetiyorsa Süleyman Demirel hakkında aynı şekilde dava açsın, onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerine yıkmaya alışmışlardır.&lt;br /&gt;Amerika sizin döneminizde ülkeye girdi ve hiçbiriniz sesinizi çıkarmadınız&lt;br /&gt;Bizi bağımsız bir ülkenin çocukları olmaktan mahrum eden hepiniz dahil sizlersiniz. Çünkü Amerika sizin döneminiz sırasında Türkiye'ye girdi ve hiçbiriniz sesinizi çıkarmadınız. Ve Demokrat Parti iktidarına 10 yıl ses çıkarmadınız. Ta ki 38 yurtsever subay ses çıkarana kadar ve onları devirene kadar. Ve bugün aynı savcılar bu şahıslar hakkında da idam kararı istemektedir. Süleyman Demirel'in Anayasa'yı ihlaline ve despotizmine ve ülkeyi Amerika'ya satmasına ses çıkarılmadı.&lt;br /&gt;Ve meydanlarda bunlara karşı bizler dövüşmek zorunda kaldık, bizler kurşunlandık. Ve sonunda idam isteğiyle buraya getirildik&lt;br /&gt;Bizim düşmanımız Amerikan emperyalizmi ve yerli işbirlikçileridir&lt;br /&gt;Dediğim gibi Türkiye'yi bu hale getiren eski yöneticilerin bütün suçları bize yüklenmek istenmektedir. Bütün eski idarecilerin suçu bize yükletilmek istenmektedir.&lt;br /&gt;Türkiye'nin bağımsızlığından başka hiçbir şey istemedik ve hayatımızı bu yola koyduk. Varlığımızı Türkiye halkına armağan ettik. Bunun aksini iddia edenler vatan hainidir. 12 Mart Muhtırası muvaffak olmasaydı bizi itham eden makam onları da aynı şekilde itham ederdi. Buna da kanaatim tamdır. 12 Mart Muhtırası Anayasa'nın uygulanmadığını iddia etmektedir ve parlamentoyu açıkça suçlamaktadır.&lt;br /&gt;Biz strtaejik olarak düşüncelerimizi hiçbir zaman saklamayız. Hangi şartlar altında olursak olalım bunu açıkça söyleriz. Düşüncelerimizi mezara kadar götürürüz. Nasıl burada namluların ve dipçiklerin gölgesi altında konuşuyorsak düşüncelerimizi her zaman açıkça ifade ederiz. Bizim Anayasa'yı ilgaya teşebbüs gibi bir kastımız bulunsaydı, bunu da burada açıkça söylemekten çekinmezdik. Bizim böyle bir amacımız yoktur.&lt;br /&gt;Bizim düşmanlarımız Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçileridir. Yani emperyalizm ile işbirliği yapan patronlar, feodal mütagallibe yani bezirgânlar, tefeciler. Toprak ağaları ve diğer işbirlikçileri ve bizim bütün eylemlerimiz bu hedefe yönelmiş bulunmaktadır. Bunun dışında başka bir hedefimiz yoktur.&lt;br /&gt;Milyon metrekare vatan toprağı işgal altındayken mili bütünlüğü bozmakla suçlanıyoruz&lt;br /&gt;Bizim kişi güvenliğini, mülkiyet hakkını, egemenlik ilkelerini, milli bütünlüğünü bozmak için harekete geçtiğimiz iddiaları vardır. Kişi güvenliğini ihlal edenler kimlerdir. Bunu evvela tesbit etmemiz lazım. Karakollarda işkence gören bizler olduk. Meydanlarda kurşunlanan yine bizler olduk. Bakanların emriyle hapishanelere atılan bizler olduk. Buna rağmen kişi güvenliğini bozan olmakla itham ediliyoruz. Yukarıda anlatılan asıl kişi güvenliğini bozanlar ise serbestçe meydanlarda dolaşmaktadır.&lt;br /&gt;Mülkiyet hakkını ortadan kaldıracağımız iddia ediliyor. Bizatihi Anayasa mülkeyet hakkını toplum yararına kısıtlamıştır. Mutlak mülkiyet hakkı tanımamıştır. 50 köye sahip bir toprak ağasını anayasamız kabul etmemiştir. Egemenlik ilkelerine karşı çıkanlar halkın sırtından geçinenlerdir.&lt;br /&gt;Ayrıca milli bütünlüğe karşı çıkmakla da suçlanıyoruz. 101 tane Amerikan üssünün bulunduğu ülkede bizim milli bütünlüğü bozmak istemekle itham edilmemiz gülünç olmaktadır. Milyon metrekare vatan toprağı işgal altındayken bizim milli bütünlüğü bozmakla suçlanmamız gülünçtür.&lt;br /&gt;21 yılın hesabını 21 gençten sormak istiyorlar&lt;br /&gt;Mustafa Kemal sağ olsaydı bugün çok şaşırırdı. İddianame baştan beri sırf kelle istemek maksadıyla hazırlanmıştır. Şeklen de hukuk mantığından mahrumdur. Hukuki kıymet ve değerden mahrumdur. 21 yılın hesabını 21 gençten sormak maksadıyla ve suçluların telaşı içerisinde hazırlanmış bir iddianamedir.&lt;br /&gt;Ben şunu iddia ediyorum ki, hareketimiz tamamen Anayasal bir harekettir. Anayasa'nın başlangıç ilkesinde belirtilen ulusun zulme karşı direnme hakkını kullandık. Bu sebeple Anayasal bir davranışta bulunduk. Yaptıklamızın haklı olduğuna inanıyorum. Halen de bu inancı taşıyorum.&lt;br /&gt;Türkiye'nin bağımsızlğından başka bir şey istemedim. Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün. Ve ancak onlar kendi canının telaşına düşsün. Ve ben 24 yaşındayken kendimi Türkiye'nin bağımsızlığına armğan etmekten onur duyuyorum. Bu bağımsızlık düşüncesini mezara kadar götüreceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-8999336779237296001?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/8999336779237296001/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=8999336779237296001' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/8999336779237296001'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/8999336779237296001'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/04/denizlerin-thko-savunmasndan.html' title='Deniz&apos;lerin THKO Savunmasından'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5f_X-bcLI/AAAAAAAAABM/Ivrjy4NbqmM/s72-c/kapak_49_deniz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-2847904773996694435</id><published>2008-04-10T11:28:00.000-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:45.452-08:00</updated><title type='text'>Fakirleştiren Büyüme</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5dbH-bcKI/AAAAAAAAABE/PwNGll8cSoM/s1600-h/D%C4%B1%C5%9F+ticaret+a%C3%A7%C4%B1%C4%9F%C4%B1.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5187686541356134562" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5dbH-bcKI/AAAAAAAAABE/PwNGll8cSoM/s320/D%C4%B1%C5%9F+ticaret+a%C3%A7%C4%B1%C4%9F%C4%B1.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Türkiye ihracata yönelik büyüyor ve iç pazarının alım gücü yıldan yıla düşüyor...Büyüme hızları falan açıklanan da rakam üzerine harika gibi gözüküyor ama bu dengesiz bir büyüme...Özal geldiğinde de böyle büyümüştü Türkiye, Adnan Menderes geldiğinde de ..sonraki 5-10 yıl içerisinde kriz çıktı...Türkiye gene büyük bir istikrarsızlığa sürükleniyor...Unutmayın 2001 krizinin 5-6 ay öncesinde ''ekonomi harika, enflasyon düşüyor, Türk lirası değeleniyor vb... '' gazetelerde yazıldı...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Sonra da Şubat 2001 krizi çıktı...Gene aynı sahneyi izliyoruz ama bu sefer cari işlemler açığının artması, Türk lirasının Merkez Bankası tarafından baskı altında tutularak ve Merkez Bankasının faizleri yüksek tutmak kaydı ile enflasyonu düşürmek amacı ile, Piyasadan Türk lirasını çekmesi , Türk Lirasını değerli yapıyor... Ama ekonomi şu anda kriz içinde, ancak kağıt üstünde yapılan oyunlar ile ekonomi şahane gösteriliyor...İnanmayan gitsin babasına sorsun ''Baba senin iş durumu nasıl ?'' eminim %80 'inin alacağı cevap şu olacak ''Oğlum/kızım, iş var ama para yok '' İşte bunun sebebi ihracata dayalı Fakirleştiren Büyüme, diğer bir adı, Batılıların Türkiye'yi sömürerek günden güne fakirleştirmesi...İşte AKP hükümeti burada devreye giriyor, ve yerli sermayenin rekabet gücünü düşürmek için adeta bir çaba içinde...Yabancı sermayeye ise her türlü peşkeşi çekiyor...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Fakirleştiren büyüme nasıl oluyor??&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;24 Ocak 1980 'de Süleyman Demirel'in ekonomiden sorumlu müsteşarı Turgut Özal'ın çıkarığı 24 Ocak kararları ile, Türkiye, 1930 'dan bu yana benimsediği karma ekonomi modelinden vazgeçmiş, Serbest Piyasa ekonomisine dönmüştü...O dönemde Turgu Özal, halka refahı getirdi, araba geldi uçak geldi bilmem ne diye yazılıp çizildi...Ancak Türkiye'nin kronik döviz sorunu yüzünden, ithalatın artması ile dengesiz büyüme aldı başını gitti...Sonra da biz bu açığı kapatabilmek için sürekli kemer sıkmak zorunda kaldık...Gelen yabancı sermaye ile birlikte KARA PARA geldi, ve Türkiye tarihinde görülmemiş mafyatik olaylara ve ekonomik rant vurgunlarına maruz kaldı...Bankerler, derin devlet aldı başını yürüdü...Yıldan yılla artan cari işlemnler açığını ise hükümet, faizleri yükseltip, yabancı parayı buraya çekerek, sıcak para akışı ile geçici olarak Türkiye ekonomisini döndürmeye devam etti... &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ancak o kadar kırılgan hale gelmişti ki ekonomi, en ufak bir siyasi dalgalanmada, ortaya çıkan güvensizlik ile yabancı sermaye parasını alıp kaçıyor, ve Türkiye ekonomisi krize giriyordu..Aynı olay aynı şekilde 94 ve 2001 de görüldü...Ve o olayların sinyalleri bugün gene veriliyor aslında...Peki fakirleştiren büyüme nasıl fakirlerştiriyor?? Olay şu ;Türkiye ihracata dayalı büyüdüğünden, Türk mallarının yurt dışında rekabet gücünün olması gerek..rekabet gücü ise fiyat ile olmaktadır..&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Yani kabaca Çin bir malı 5 liraya satarken, Türkiye 7 liraya satarsa, yabancı gidip Çin malını alır..Ancak Türk malı 4 liraya düşerse, yabancı bu sefer Türk malını alır...Geçmişte bu rekabet gücü devalüasyonlarla sağlanmaya çalışıldı...Devalüasyon demek, Türk lirasının değerini yabancı para karşısında ani düşürmek demek...Yani 1 dolar = 1 lira iken bir gecede 1 dolar=5 lira yapmak... Bunu da piyasaya para sürerek yaparlar...Bunu yapa yapa Türk lirası MİLYON lu hanelere geldi...Ayrıca sürekli para basıldığından Enflasyon arttı, %120 gibi kontrol edilemez rakamlara ulaştı 90 lı yıllarda...Türk lirası süğrekli değer kaybetti...Ama 99 da başa gelen DSP döneminde ise, kemer sıkmaya gidildi ve enflasyon önemli oranda düştü...Kriz çıktı ama bu kriz zaten 2 senede olacak olay değildi...Yani bu 90 ların başından bize miras kalan olması kaçınılmaz bir krizdi, 2001 krizi...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Merkez Bankası ise Türk lirasını değerli tutmak için, faizleri yüksek tutarak , Türk Lirasını piyasadan çekmekte ve bu şekilde enflasyonu düşürmektedir...Ancak bu da halkta bir alım gücü düşüklüğü yaratmaktadır...Fakirleşmenin birinci ayağı bu...İkinci ayağı ise, Türk malı'nın rekabet gücü için AKP hükümetinin devam ettirdiği ancak bu devamı daha da coşturduğu, İhracata dayalı büyüme yüzünden, Türk Lirası değerli olduğundan, ihracatçı -zaten iç piyasaya mal satamıyor, alım gücü düşük Türk halkının- malını dışarıda satabilmek için 2 yola başvuruyor... Maliyeti azaltma...Maliyeti azaltmanın 2 yolu vardır.. Ya direkt işçiliği düşürecek, ya da hammadde maliyetini azaltacak..Hammadde zaten ithalat ile geldiğinden (çünkü Türkiyenin yerli sermeyesi yok denecek kadar az) hammadde maliyetini düşüremiyor...Tek çare, işçilik maliyetleriniş düşürmek olarak gözüküyor... Ve işçi çıkartıp, işçi ücretlerini düşürerek bu yola başvuruyor...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Bugünki rekor işsizlik ve fakirliğin ana sebebi budur...Üçüncü ayağı ise, en tehlikelisi...Yani yabancı sermayenin gelişi...Türkiyede yabancı sermaye gelmiyor aslında...Yani yabancı sermaye gelip fabrikasını kurup istihdamını arz etmiyor...Tam tersine gelip karlılığı artırmak için işçi çıkartıyor...Zaten var olan sermayeyi satın alıp, yabancı para getiriyor...Yani bizim Hacı Şakir sabunlarımızı, Palmolive alıyor...Çünkü hükümet buna kolaylık sağlıyor...Yani günden güne Türkiye yerli sermayesini yitiriyor, yabancı sermeye büyüyor...Bu da, Türkiye'de edilen karların, bu markaların yurt dışı hesabına aktarıldığı zamansa, ödemeler dengesini bozuyor ve gene bir cari işlemler açığı veriliyor...Bu açığı kapatmak içinse günden güne küçülüyor... Yani büyüyen yabancı sermaye, Türkiye değil..o büyüme ise sadece kağıt üstünde büyüme olarak kalıyor...işte fakirleştiren büyüme budur...E şimdi, bizim halkımız günden güne fakirleştikten sonra büyüme ne işe yarıyor??? Tam bir ''ayranı yok içmeye, taht-ı revanla gider tuvalete'' durumu yani...Taşıma suyla değirmen dönmez...Bakalım su ne zaman kesilecek ve Türk halkı susuzluktan ölecek...Gidişat bu&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;(NOT: 2006 yılı yazısıdır, bu sebeple güncellenmemiş bilgiler ve güncel örnekler içermeyebilir)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-2847904773996694435?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/2847904773996694435/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=2847904773996694435' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/2847904773996694435'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/2847904773996694435'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/04/trkiye-ihracata-ynelik-byyor-ve-i.html' title='Fakirleştiren Büyüme'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5dbH-bcKI/AAAAAAAAABE/PwNGll8cSoM/s72-c/D%C4%B1%C5%9F+ticaret+a%C3%A7%C4%B1%C4%9F%C4%B1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-5551499650602122644</id><published>2008-04-10T09:32:00.000-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:45.696-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Atatürk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><title type='text'>Atatürk Üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5BXn-bcJI/AAAAAAAAAA8/UbWPMvtH77s/s1600-h/4000_1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5187655694901014674" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5BXn-bcJI/AAAAAAAAAA8/UbWPMvtH77s/s320/4000_1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;21. y.y ‘da Atatürkçülük&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Türkiye’de her görüşteki kişinin, Atatürk’ü kendi yanına çekmek istediğini, kendi paralelinde göstermeye çalıştığını, çıkış noktaları olarak, Atatürk’ün 6 ilkesi yerine, kendi ideolojik çıkış noktalarını esas olarak aldıklarını biliyoruz.Bu Atatürk’ün ölümüyle birlikte başlayan ve günümüze kadar devam eden bir süreç. Maalesef Atatürk’ün öldüğü andan itibaren Türkiye’de Atatürkçülük saptırılmış ve hala yerine oturtulamamıştır.&lt;br /&gt;Peki Atatürk’ü , bugünün şartlarını da ele alarak nasıl yeniden yorumlayabiliriz? Bunun için Atatürk’ün söz ve tutumlarından daha güvenilir bir çıkış noktası olmasa gerek.&lt;br /&gt;Atatürk’ün islam anlayışı, bugün bazı çevrelerin gösterdiği gibi islam’a karşı değildir.Aksine saf, içerisine hurafe karışmamış islam’ı, milletin bütünleştiricisi olarak görmektedir. Ancak islam dininin, art niyetli kişilerin eline geçtiğinde de, Türkiye’yi geriye, orta çağ karanlığına götüreceğini de bilmekteydi.. Bu sebepten Laiklik ve din ve vicdan hürriyeti anlayışını, devrimleştirerek, Türkiye’yi modernleştirmek için, ümmetçi anlayıştan, milli bir anlayış noktasına getirmişti.&lt;br /&gt;Bazı çevreler yine, dinin siyasallaşması batıda da var, demokrasinin bir gerekliliği dese de,&lt;br /&gt;Atatürk’ün laiklik anlayışında, dinin siyasette hiçbir şekilde yeri yoktu. 21. y.y ‘a oturtacak olursak, bugün İslami veya muhafazakar diye nitelendirilen partilerin oluşumuna engel olurdu. Bunu zaten cumhuriyetin ilk yıllarında çıkardığı, Takrir-i Sükun kanununda görebiliyoruz. O dönemde hilafetçi ve cumhuriyet karşıtı olan, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını, kapatmıştı. Ayrıca kendi yazdığı, ‘’Nutuk’’ adlı eserinde de, rejim ve laiklik karşıtlarını, ‘’Reşim karşıtı çevrelerin, son haince denemeleri’’ başlığı altında kendisi incelemiştir. Şeriatçılığı kaldırarak, yerine laikliği getirip, din ve devlet işlerini birbirinden ayırmıştır.&lt;br /&gt;Şimdi de Atatürk’ün milliyetçiliğini inceleyelim. Atatürk son derece milliyetçi ve vatansever birisi idi. Ancak onun milliyetçiliği, pan-türkizm, ya da turan çizgisinde bir milliyetçilik değildi. Fransız ihtilalinde ortaya çıkan, ‘’ulus’’ kavramındaki bir milliyetçilikti. ‘’Milletle kavmi karıştırıyorlar. Millet siyasi, kavim ise ırksal bir kavramdır’’ ve ‘’Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka, Türk Milleti denir.’’ sözlerinden bunu rahatça anlayabiliriz. Ancak şu da bir gerçekki, kendi dönemine kadar hiç yapılmamış geniş çapta bir araştırma yaptırarak, Türk milletinin kökenini inceletmiş ve milli bilincini yitirmiş Osmanlı halkına, Türk milli bilincini aşılamıştır. Ancak bundaki sebep, pan-türkizm değil, ulusal bilincin oluşmasıdır. Zaten turancı bir çizgide kesinlikle olmadığını, ‘’Tüm Türkleri tek bayrak altında toplamak hoş bir düşüncedir ancak gerçekçi değildir. Bu gibi boş hayaller uğruna vatanın ve milletin kaynaklarını israf etmemek gerekir.’’ sözünden de anlayabiliriz. Bu yüzden Atatürk Milliyetçiliği kavramı gelişmiştir ve şu anki anayasamızda Türkiye Cumhuriyeti için, Türk milliyetçisi yerine Atatürk milliyetçisi ifadesi yer alır. Atatürk’ün milliyetçiliği, şöven, ırkçı, turancı, ümmetçi, gerici, ayırıcı, bölücü ve yıkıcı bir milliyetçilik değil; aksine kaynaştırıcı, birleştirici, bütünleştirici, akılcı , gerçekçi, barışçı, hümanist ve çağdaş bir milliyetçilikti.&lt;br /&gt;Atatürk hayatta en gerçek yol gösterici olarak bilimi kabul etmiş, bilimsel ve akılcı düşünceyi, hem kendi yaşamında hem de devlet ve sosyal alanda geçerli kılmıştır.&lt;br /&gt;Atatürk’ün batılılığı ise, Osmanlı’daki tanzimat ve ıslahat batılılığı değil, batıya karşı korumacı , ancak batı ile işbirliği içinde ancak eşit şartlarda bir batılılıktır. Yani ne olursa olsun batının yanında yer almalıyız değil, onları örnek alarak, onlardan daha iyi standartlara ulaşmayı hedeflemeliyiz anlamında bir batıcılıktır. Zaten Atatürk’ün yaşadığı dönemi ele alırsak, o zamanki Avrupa ile şimdiki Avrupa arasında çok fark vardır... O zamanki Avrupa çok karışık , çatışık , değişik ideolojileri benimsemiş devletlerin oluşturduğu, emperyalist bir batı idi. Ancak Atatürk’ün anti-emperyalist olduğunu, ‘’bağımsızlık benim karakterimdir’’ sözünden ötürü biliyoruz.Bu sebeple onun batıcılığı, batının temsil ettiği, ‘’muasır medeniyetler seviyesidir. Ancak batıya tamamen sırt çevirdiğini söylemek te yanlış olur, çünkü Atatürk, eşit ve adil şartlarda, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslar arası sisteme entegre olmasıdır. Atatürk'ün, Sadabad Paktı gibi anlaşmalarla, uluslar arası işbirliğine ve barışa ne denli önem verdiğini görebiliriz.&lt;br /&gt;Atatürk komünist veya faşist kesinlikle değildi ve bu iki sistemin de karşısındaydı. Ekonomik model olarak ise, liberal-kapitalizmi, serbest piyasa ekonomisini, bir tehdit olarak algılamaktaydı. Zaten Lozan antlaşmasının şartlarında yer alan 7 yıllık serbest ticaret süresi dolar dolmaz, Etatizmi uygulamaya sokmuştu. Etatizm, devletçi bir kapitalizmdi. Devlet’in ekonominin lokomotifi olması gerektiğini, ancak özel sermayenin de bu ekonomik sistemde çok gerekli olduğunu savunuyordu. Dolayısıyla Atatürk’ün devletçiliğinin, sosyalist ve komünist devletçilikle bir ilgisi yoktu. Onun ekonomik anlayışı, müdahaleci, himayeci, planlı ve pragmatik bir devletçilikti. Bir devlet kapitalizmiydi.&lt;br /&gt;Atatürk demokratik sosyalist te değildi, ancak demokratik sosyalizme karşı da değildi, çünkü gerektiği yerde bu sistemi uygulamıştır.&lt;br /&gt;Atatürk, devlet önderliğinde, batı tipi bir burjuva toplumu yaratmak istiyordu. Atatürk’ün gerçek amacı, çok partili demokrasiydi. Zaten Cumhuriyet Halk Fırkası, Türkiye Cumuhriyeti kurulduğunda, tepeden değil, seçimle işbaşına gelmişti. Bu amacını gerçekleştirmek için iki kez çok partili demokrasi denemesine girişmiş, fakat zamanın koşulları nedeni ile bu isteğinde başarılı olamamıştır. Bu nedenle bir geçiş süreci olarak ülkeyi tek parti ile yönetmiştir.&lt;br /&gt;Atatürk, demokratik bir lider olmasına rağmen, aynı zamanda tepeden inmeci ve otoriter bir yönü de vardı. Yani gerektiği yerde, gerektiği gibi davranabilen, bir kalıba bağlı kalmayan bir liderdi. Bazı devrimleri, ‘’halka rağmen, halk için’’ ilkesini uygulayarak zorla gerçekleştirmiştir, çünkü ne pahasına olursa olsun, Türkiye’nin modernleşip bir an önce muasır medeniyetler seviyesine ulaşmasını istiyordu, bu sebeple Türk halkının, bazı devrimleri algılayabilecek ve özümseyebilecek bir seviyede olmadığını biliyordu. Zaten o dönemde devrimleri başka türlü gerçekleştirmesine de olanak yoktu.&lt;br /&gt;Toplumun siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel düzeninde devrimler yapmış, halkı geride bırakan eski kurumları yıkıp, yerine yeni kurumları getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de Atatürk’ün görüşlerini bugüne uyarlayalım. Türkiye ne yapmalı? O gün ki emperyalizm yerine bugün küreselleşmeyi görebiliriz. Bu sebeple Türkiye çok hassas bir noktadadır, ayrıca o dönem önemli olan jeostratejik ve jeopolitik önem yanında, birinci dünya savaşında önemli olan ancak ikinci dünya savaşında önemini yitirdikten sonra, ideolojiler çağının sona ermesiyle tekrar önem kazanan jeokültürün yükselişi de eklenmiştir. Ayrıca gene idolojiler çağının kapanmasıyla, soğuk savaşın bitmesiyle birlikte kimlik sorunsalı ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin bunlara demokratik çözümler üretmesi lazım. Ayrıca PKK konusunda ise, Atatürk, ne şekilde davranacağını, Şeyh Sait isyanında da göstermiştir. Atatürk, dış politikada her zaman iç dinamiklere dayanarak bir, dış politika anlayışı geliştirmiştir.Milli ekonominin çıkarı için, kapitülasyonları kaldırması ve gümrük duvarlarını koyması, politik açıdan da ‘’yurtta sulh,cihanda sulh’’ sözü de bunu doğrulamaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-5551499650602122644?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/5551499650602122644/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=5551499650602122644' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/5551499650602122644'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/5551499650602122644'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/04/atatrk-zerine.html' title='Atatürk Üzerine'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5BXn-bcJI/AAAAAAAAAA8/UbWPMvtH77s/s72-c/4000_1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-8801866012965104909</id><published>2008-04-10T08:42:00.000-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:45.845-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset Felsefesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deneme'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'>Sömürü Üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_41vn-bcHI/AAAAAAAAAAo/gAcwwyJfBJw/s1600-h/delacroix.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5187642913078341746" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_41vn-bcHI/AAAAAAAAAAo/gAcwwyJfBJw/s320/delacroix.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Hangi Sömürü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet , yeryüzünde sömürünün , çeşitli şekillerde olduğuna inanan birisiyim. Günlük hayattan, tarihe, siyasetten ekonomiye, sosyal yaşantıdan iş hayatına kadar pek çok yerde sömürü var. İnsanın olduğu yerde sömürü de olacaktır, diye belirtmeliyim yazıma başlamadan önce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda önce Karl Marx’ın bazı görüşlerine daha sonra da kapitalizmin ve iş hayatının evrimine, ekonomide insan faktöründen makineleşmeye kadar bazı konulara değineceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne diyordu Marx? ‘’ Üretimin sürekli alt üst oluşu, tüm toplumsal yapının kesintisiz olarak sarsılışı, sonu gelmeyen bir hareketlilik ve güvensizlik, burjuva çağını daha önceki bütün çağlardan ayırt eder.’’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra da, bu önermesinden yola çıkarak, eninde sonunda bu sistemin yıkılacağına olan inancını vurgulamıştır. Peki, bu sistem, o bu sözü söyledikten yüzyıllar sonra bile, yıkıldı mı?&lt;br /&gt;Hayır. Tam tersine girdiği her mücadele ve krizden daha da güçlü çıktı. Ve yıkılan, Troçki’nin de öngördüğü gibi, önce bürokrasi ardından devlet kapitalizmine dönüşen, sosyalizm oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu sömürünün bittiği anlamına da gelmez. Fakat , Marx’ın tahlilleri doğru olmakla birlikte, pek çok öngörüsü yanlış çıktı. Evet ortada bir adaletsizlik vardı. Ancak bunun engellenmesi nasıl olacaktı? Sosyalizm, bürokratların, siyasetçilerin halkı sömürdüğü bir düzene dönüşmedi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amacım, sosyalizmi kötülemek değil. Ancak, amaçla aracı karıştırmamak lazım. Amaç eğer daha adil bir dünya, eşit paylaşım ise, komünizm bir amaç olamaz. Daha eşitçe, hakça ve kardeşçe yaşamanın aracı olabilir. Fakat bu amacı sağlayabildi mi? Kişisel görüşüm, tersine fakirliği artırdığı yönündedir. Ana nedeni ise, insan faktörüdür. Zira, çoğunluk kitle, yeteri bilince ve bilgiye sahip olmadığı zaman, her türlü sistemde, hatta sistemsizlikte bile sömürülebilir. Maalesef sosyal darwinizm , apaçık bir doğru olarak karşımıza çıkıyor bu noktada. Sorun güçlü- güçsüz mücadelesi. Ancak çözüm yolu nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün koskoca bir kıta, Afrika yok oluyor. Ölüme terk ediliyor insanlar. Evet bunun başlıca sebeplerinden birisi, serbest piyasa ekonomisi ve küreselleşmenin yanlış yönetilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marx’a geri dönecek olursak, Ernest Mandel’in kitabında, Marxist ekonomide, sömürü oranı şöyle açıklanır:&lt;br /&gt;a/s+d yani, artı değer/değişmeyen sermaye + değişen sermaye. a/d ise, artı değerin (işçilerin ortaya koyduğu katma değer) değişen sermayeye oranı, yani sömürü oranıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, işçinin katma değeri 1 birim, değişen sermaye de 1 birim ise, sömürülme oranı 1 olacaktır. İşçinin katma değeri 2 birim, değişen sermaye 1 birim olursa sömürü oranı 2 birim olacak, yani işçi daha çok sömürülecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, 20. y.y da çeşitli sınıf mücadelelerinden sonra, dünyada varlığını tamamen hissettiren kapitalizmin durumunu inceleyecek olursak, çevre ülkelerde değil ancak gelişmiş merkez ülkelerde, sömürü oranını incelemek lazım gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük şirketlerin sermayeleri bu ülkelerde devasadır ve istihdam edilen işçi sayısı da büyüktür. O halde, bu oranları yerine koyacak olursak (her şirket için değişiktir tabi ki) ancak bir X çok uluslu şirketini ele alalım ve değişken sermayesi sembolik olarak, 1.000.000 $ olsun ve çalıştırılan işçi sayısı, 1000 olsun. İşçilerin kattığı, artı değeri de işçi başına 1 olarak düşünelim ve 1x1000= 1000 olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna göre formülümüz olan, a/d ye, değişkenlerimizi yerleştirirsek, 1000/1.000.000 dan, sömürü oranımız 1/1000 çıkar. Bu formüle göre sermaye ne kadar büyüyorsa, sömürü oranı o denli azalıyordur. Yani kapitalizm, sürekli büyüyen sermaye ile, Marx’ın öngördüğü formülde kendisini çelişkiye düşürmüştür. Sömürü oranını azaltmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer çelişkisi ise, makineleşmenin, sömürüyü artıracağı öngörüsüdür. Makineleşme, hem işçi sayısını azaltır hem de işçilerin kattığı artı değeri düşürür. Şöyle ki, yeni teknoloji ile, 5 işçinin yapabileceği işi yapabilen bir üretim enstrümanı düşünelim. Böylece hem işçi sayısı hem de kattıkları artı değer 5 kat azalacaktır. Yani 1000 olan işçi sayısı, 200 olacak, bu işçilerin kattığı artı değer ise 1 değil, 1/5 olacaktır. Toplamda ise a değişkeni, 200x 1/5 ten 40 olacaktır. Sermayeyi gene 1.000.000 $ olarak kabul edecek olursak, 40/ 1.000.000 =0.00004 olacaktır. Yani makineleşme de, bu kaba ve basit sayısal verilere göre, objektif olarak bakıldığında sömürüyü azaltmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani, bu formüle göre işçi ne kadar az meta üretir ve artı değer buna bağlı olarak düşük olursa, sömürü de azalacaktır. O halde makineleşme, Marxist ekonominin bu formülüne göre sömürüyü azaltır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer değişkenleri de inceleyebiliriz, sonuçta dünyada ele alınması gereken, bilebileceğimiz veya bilemeyebileceğimiz o kadar konu var ki biz sadece, çölde bir kum tanesini ele aldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, bu verdiğimiz örnek, dünyada sömürünün olmadığını ispatlar mı? Bana kalırsa hayır. Bu bence, sadece sorunun sınıfsal bir sorun olmadığını ortaya koyar. Ya da bazı sınıflar varsa da bu sorun burjuvazi-proleterya arası bir sorun olmaktan çıkmıştır. Eğer feodal sosyalizm ya da küçük burjuva sosyalizmini ele alacak olursak, Marx belki haklıdır diyebiliriz. Ancak dünyanın bugün ki düzeninde, bunu dememiz yukarıdaki ispata göre olanaksızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, özellikle 1929 büyük buhranı ve ardından uygulanan Keynezyen ekonomi ve maliye politikaları ile, bu oranlar daha da azaltılmıştır. Ancak 70’lerin ortasında ortaya çıkan, Sömürgeciliğin torunu , emperyalizmin oğlu küreselleşme ( bugünkü uygulanış şekliyle) bu sürece balta vurmakta ve sömürüyü artırmaktadır. Ancak küreselleşmeyi de bir kenara atamayız, çünkü avantajlarını da göz önüne almak lazım, ancak bu başka bir yazının konusudur, ve başlı başına bir tartışma konudur.Konuyu bulandırmamak amacıyla, buna başka bir yazımda yer vermek için, şimdilik küreselleşmeyi rafa kaldırıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD ve gelişmekte olan ülkelerde, sendikalaşma faaliyetleri yok edilmeye çalışılmakta, gelir dağılımı adaletsizliği artırılmaktadır. Bunun da en büyük sonucu işsizliktir. Çünkü Marx’ın doğru öngörüleri de var, rekabet bir dezavantaj olarak sosyal yıkımı işsizliği beraberinde getirmektedir. Ancak hala çözülemeyen ikilemlerine rağmen bu sistem, sonuç olarak Marxizme üstünlük kurmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, kapitalizm de, 18. y.y’lın sanayi kapitalizmi değildir. Çok değişmiştir. 30-70 arası evcilleştirilmiştir. Toplumsal refahı , rahat yaşam ve adil gelir dağılımını hissettirmiştir. Şirketlerin uyguladıkları (her şirketin olmasa da) refah artırıcı ve çalışanları mağdur etmeyecek insan kaynakları politikaları da vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca artık gelişmiş ülkeler, şirket sermayelerinin , çok büyüyüp kişilerin kontrolünden çıkmasıyla birlikte, kapitalizm, yavaş yavaş meritokrasiye dönüşmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meritokrasi, ‘’&lt;a title="Yönetim" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Y%C3%B6netim"&gt;yönetim&lt;/a&gt; erkinin, yetenek ve kişilerin bireysel üstünlüğüne dayandığı yönetim biçimi.&lt;br /&gt;Bu yönetim şeklinde idare erki, üstün özellikleri olduğu düşünülen kişiler arasında paylaştırılmaktadır. &lt;a title="Osmanlı Devleti" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Devleti"&gt;Osmanlı Devleti&lt;/a&gt;'ndeki &lt;a title="Devşirme" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Dev%C5%9Firme"&gt;Devşirme&lt;/a&gt; sistemi buna örnek gösterilebilir&lt;br /&gt;‘’&lt;br /&gt;(kaynak: &lt;a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Meritokrasi"&gt;http://tr.wikipedia.org/wiki/Meritokrasi&lt;/a&gt; )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da sömürüyü azaltan bir diğer faktördür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şirket-sömürü ilişkisine geri dönecek olursak, bu süreç Fordizmle birlikte başladı ve apaçık, sömürü oranını azaltmaktadır. (getirdiği bazı sosyal sorunlar olabilir, örneğin insanın yabancılaşması, Durkheim’ın da öngördüğü gibi sosyal bozulmalar ve manevi eksiklikler) ancak bu da şu anda konumuzun dışındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki o halde sömürü nerededir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sömürü artık , sınıfsal bir sorun olmaktan çıkıp, uluslar arası bir sorun haline gelmiştir. Bunun sebebi küreselleşme gibi gözükse de günümüzde ,aslında küreselleşmenin, yanlış yönetilmesinden kaynaklanmaktadır. Dediğim gibi her olayı, avantaj/dezavantaj oranına göre ele almak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak, sömürü olgusu, tarihin başından beri var olmuş ise de ( antik yunanda yönetenlerin sömürüsü, Sümerlerde din adamlarının sömürüsü, orta çağda kilisenin sömürüsünden, modern çağda burjuvazinin sömürüsüne , post modern çağda maneviyat tüccarlarının doğu felsefelerini kullanarak manevi yoksunluk çeken arayış içersinde olan insanları sömürüsüne kadar) –sonsuz örnek verilebilir- bir şekilde, bir süreç içerisinde hem kendi kendini yok eden, hem de kendine yeni çıkar yollar arayan bir organik yapıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sömürüye karşı en büyük savaş ise, doğru tahlil, tam bağımsızlık (hem bireysel hem ulusal düzeyde) ve doğru öngörülerle olabilir ancak.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-8801866012965104909?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/8801866012965104909/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=8801866012965104909' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/8801866012965104909'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/8801866012965104909'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/04/smr-zerine.html' title='Sömürü Üzerine'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_41vn-bcHI/AAAAAAAAAAo/gAcwwyJfBJw/s72-c/delacroix.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-921489680453977685</id><published>2008-04-10T08:35:00.000-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:46.074-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Metal'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Post-Modernizm'/><title type='text'>Anlamak</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_40ZX-bcFI/AAAAAAAAAAY/5ZYSgGtt1vM/s1600-h/uzayli1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5187641431314624594" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_40ZX-bcFI/AAAAAAAAAAY/5ZYSgGtt1vM/s320/uzayli1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Vurdum mu kızartmalıyım orayı. Bruce Dickinson bağırırken, ağzından fışkıran tükürükler olmalıyım. Ve brunch partisi sonrası golf oynayanların suratlarına tokat gibi yapışmalıyım bir tükürük olarak.&lt;br /&gt;Master of Puppets’ın solosu olmalıyım ben. Her şeyi içermeliyim. Aşkı, nefreti, sonra hem aşık olup hem nefret etmeyi içermeliyim. Ne onla ne de onsuz gibi değil, bu fakir fukara edebiyatı olur. Ama koydum mu oturtmalıyım. Evet ben böyle olmalıyım.&lt;br /&gt;Haksızlıklara isyan, isyanlara söz, sözlere dize, dizelere şiir, şiirlere şair olmalıyım. Evet, bu olmalıyım kesinlikle.&lt;br /&gt;Çarptım mı kıyılara, yazılan sahte aşk isimlerini silmeliyim. Saçma sapan, yazmak için yazılmış romantik, kadın dergilerinden çıkma lafları silen silgi olmalıyım. Kurşun kalemleri sivrilten kalemtraş olmalıyım. Göstermeliyim onlara nasıl yazabileceklerini ve köreldiklerinde hiç bıkmadan usanmadan, traşlamalıyım onları.&lt;br /&gt;Bruce Dickinson’ın ağzından , tükürükler olmalıyım. Dinleyenlerin yüzüne yapışmalıyım. Doğru düzgün dinleyin şu adamı be! Söylediği bir şeyler var.&lt;br /&gt;Islattığımda yüzleri kızarmalı. Vurdum mu kızartmalıyım orayı. İğrenç olmalıyım, çirkin olmalıyım, tiksindirmeliyim bakanları. İnsan olduklarına şükrettirmeliyim. İnsan olun biraz!&lt;br /&gt;Kuklaların efendisini göstermeliyim onlara. Kukla olmamaları gerektiğini göstermeliyim. Onuru öğretmeliyim onlara. Ölümün sürüngenlikten iyi olduğunu, sürüngenliğinse insan olmaktan daha onurlu olduğunu, bana bakınca anlamalılar.&lt;br /&gt;Anlamalılar ki, bu iş bu şekilde bir yere varmayacak ya da vardığında çok geç olacak. Anlamalılar artık.&lt;br /&gt;Sizi kuşattığı vakit karanlık, çok cesur olabilirsiniz. Ama aynı cesareti karanlığa girmek için gösteremezsiniz. Onlara dimdik durmayı öğretmeliyim. Sizler isimsiz kahramanlar olacaksınız, isimleriniz yok ama hepiniz o an geldiğinde birsiniz demeliyim. Bunu anlamalılar artık.&lt;br /&gt;Yoksa bu iş bir yere vardığında çok geç olacak.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-921489680453977685?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/921489680453977685/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=921489680453977685' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/921489680453977685'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/921489680453977685'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/04/anlamak.html' title='Anlamak'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_40ZX-bcFI/AAAAAAAAAAY/5ZYSgGtt1vM/s72-c/uzayli1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-1288058106034001937.post-8553192846313657911</id><published>2008-04-10T08:26:00.001-07:00</published><updated>2008-12-11T09:47:46.317-08:00</updated><title type='text'>Seçilmişler</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_41KX-bcGI/AAAAAAAAAAg/ADOlXF5QU9I/s1600-h/00065250-E134-1F04-3F6FC57A0D7E3D02.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5187642273128214626" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_41KX-bcGI/AAAAAAAAAAg/ADOlXF5QU9I/s320/00065250-E134-1F04-3F6FC57A0D7E3D02.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Çay bardağında dudak payı mutluluklar yaşayan insanlara şahit olmuşumdur hep. Elma şekerleri ellerinden alınan çocuklar gibi, boğazlarında düğümlenen o yumrukları, kimse unutamaz herhalde. Hatta, kin bile tutarlar. Ancak kin tutuşları bile, gene bencilcedir. Umarsızca sağa sola saldırırlar akabinde. Çünkü onlar haksızlığa uğramışlardır, onlar bencil insanların kurbanları olmuşlardır. Hayat onlara zordur, hatta hayat onlara zindandır ki, çıkacak yol bulamazlar da her seferinde minik törpülerle , kalın kalın demirleri kırmaya çalışırlar, paralarına göz koyan kalantorlara ders vermek istercesine.&lt;br /&gt;Her seferinde, artık aynı hataya düşmeyeceklerine dair ant içerler, dimdik ayakta dururlar, ama sahile vuran her cılız dalga, yaptıkları kumdan kaleleri yıkar. Her seferinde söylenirler, kendilerini anlatmaya çalışırlar, ancak onları anlayacak kimse yoktur. Çünkü onlar aslında özeldirler, fakat istiridyelerini keşfedip, içlerindeki inciyi onları acıtmadan çıkaracak doğru insanlara daha rastlayamamışlardır henüz.&lt;br /&gt;Öylece köşede beklerler sürekli haksızlığa uğramanın verdiği ümitsizlikle. Ve bu ümitsizliğin verdiği acıdan kurtulmanın doğurduğu, gaipten gelen umutlarla. O görünmez âleme inanırlar da hep o âleme inanmanın verdiği haklılıkla, göremezler ayaklarının ucunun hangi yöne baktığını.&lt;br /&gt;Kim bilir var oluştan bu yana, kimler, neler neler düşündü. Küfredenler, pişman olanlar, hiç bırakmamacasına sarılanlar, ağlayanlar…&lt;br /&gt;Aklı selim diyemeyeceğim filozoflardan birinin onlara sunduğu yazgılarını kabullenme sözleşmesini kabul etmezler ama nedense sürekli bu kişiye hayranlık besleyip onu taklit etmeye çalışırlar. ‘’Neden acaba?’’ diye sormuşumdur hep kendime.&lt;br /&gt;Çünkü onlar güçlüdür ve onlar büyük sırlara erişmişlerdir ve kendi kendilerine yaptıkları kulelerden insanları küçümserlerken, başları döner düşerler her defasında. Asla inmezler o kulelerden. Sürekli birilerinin o kuleye tırmanmasını beklerler.&lt;br /&gt;Hem yazgılarını kabullenmezler, hem de değiştirmek için pek bir şey yapmazlar. Yorgundurlar çünkü. Yorgundurlar, çünkü onlar her şeyi çözmüşlerdir. Artık tek yapılması gereken şey beklemektir.&lt;br /&gt;Adım atmadan yürümek isterler. İstiridyelerinin içinde çürürler. Onlar o kadar değerliyken, bir de çıkıp etrafa göz atacak halleri yok ya! Hem zaten bu alabildiğine engin güruh onları anlayamaz ki! Çünkü onlar öyle bir seviyededirler ki, yalnızca zekalarıyla olmadığını kanıtladıkları dinlerde onlara dile getirilen ama inanmadıkları, daha sonradan üstün bir bilgi ürünü olan kişisel İsa’ları onları çekip çıkarabilir bu yorgunluk ve anlamışlığın içinden.&lt;br /&gt;Bu insanlara eminim siz de rastlamışsınızdır. Belki de onlardan birisinizdir. Belki de öyle olduğunuz halde kendinize itiraf edemiyor, ‘’yo, yo ben böyle değilim ki, hem ben gerçekten mağdurum’’ diyorsunuzdur.&lt;br /&gt;İnsanlar arasındaki bu ön yargı, bu kullanılmayan, bakımsızlıktan yosun tutmuş tahtaları eksik köprüleri olan, yanılma payıyla birlikte birkaç metre olan o vadiler… Ah pardon, onlar yanılmazlar. Çünkü onlar ermişlerdir, öğrenmişlerdir, anlatmışlardır, anlatmaktan yorulmuşlardır… Zerdüşttür onlar, aşağıya inip , altın kaselerinden kutsal sularını, bu cahillerin üstüne serpmeleri gereklidir. Ama zatıalilerinin buna ayıracak zamanları yoktur. Onların artık boşa zaman geçirme lüksü yoktur.&lt;br /&gt;Aklınıza gelen şu düşünceye pranga vurun : ‘’Peki niye kendilerini anlatmıyorlar? Neden güvenmiyorlar?’’. Yo, dediğim gibi pranga vurun, sandığa gömün bu düşünceyi. Bu düşünce yasak bir sorgulamadır. Çünkü insanların, onlar anlatmadan da onları anlamaları lazım. Ee, her şeyi onların yapacak hali yok ya! Köşelerinde beklerler ve bilgeliklerinden nasibini alacak insanları beklerler. Ancak onları anlamak da yetmez, aynı zamanda onları tatmin etmeli, onları mutlu etmeli, onlara huzur vermeli, onlarla birlikte yaşamın ardındaki gizin peşinden gitmeli ve onların kuyularına siz de inmelisiniz. Ancak bu şekilde, hepinizin tekamülü ifa edilebilir ve içinizdeki o tabletlerde yazan dengeyi bulabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekli haksızlıklara uğramalarından tanırsınız onları. Yüzlerinde bu ifade belirgindir, görmemenize imkan yok. Hatta bu familya çoğunluk bile olabilir. Çünkü onları mutsuz eden gözü doymaz bir azınlık vardır zaten. Bu sebeple ikinci bir azınlığa gerek yoktur. Hep bunlardır haksızlığa, hayasızlığa uğrayanlar. Peki ama çok sevilen bir şairin sorduğu gibi;&lt;br /&gt;Kimimiz Ahmet Bey, Kimimiz Ahmet Efendi; Ya Ahmet Ağayla Ahmet Beyfendi?...&lt;br /&gt;Mütemadiyen içinde bulundukları sisteme saydırır dururlar ve sistemden kendilerini soyutlayıp çocukken hayalini kurdukları o gökkuşağı renklerinde bohem hayatlarını yaşamaya çalışırlar, sistemin bütün nimetlerinden faydalanmayı ihmal etmeden. Ve kendi elitler kulübünde temerküz ederler periyodik aralıklarla ve birbirlerini över dururlar. Hatta , birbirleri arasında bile, yarışa girerler, çekememezlik yaparlar. Dedikodunun, kuyu kazmanın bini bir para. Bu kulüpte bile aradıklarını bulamazlar, çünkü kendileri o kadar mükemmeldir ki ancak Truvalı Paris gibi bir aşık mutlu edebilir onları.&lt;br /&gt;Dedim ya, onlar ermişlerdir. Kendilerini size anlatmama lüksleri de olsun artık. Birazcık da tatlı sert ukalalık taslasınlar size. Ne çıkar? Onlar elittir, eleştirmeyin sakın onları. Tanrı’nın özel yazgılar yazdığı, eşsiz insanlardır onlar. Sizin onları, onlar anlatmadan anlamanız lazım. Hatta Tanrı’dan da güçlülerdir bunlardan bazıları. Tanrıyı öldürmüşler, ve kendi kaderlerini tayin edebilecek duruma gelmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak ne hikmetse, mutsuzdurlar…&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/1288058106034001937-8553192846313657911?l=elaksiphenidis.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/feeds/8553192846313657911/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=1288058106034001937&amp;postID=8553192846313657911' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/8553192846313657911'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/1288058106034001937/posts/default/8553192846313657911'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://elaksiphenidis.blogspot.com/2008/04/seilmiler.html' title='Seçilmişler'/><author><name>Elaksiphenidis (Orkun Sevinç)</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00741445617429408863</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_5kXH-bcNI/AAAAAAAAABc/MQS6Onfaa9E/S220/mozart01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_w9gsHq9mz0c/R_41KX-bcGI/AAAAAAAAAAg/ADOlXF5QU9I/s72-c/00065250-E134-1F04-3F6FC57A0D7E3D02.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
